adidas tubular adidas yeezy adidas gazelle adidas schuhe new balance nike air force adidas zx flux nike air max 90 asics schuhe nike air max adidas nmd adidas superstar converse schuhe nike air max thea adidas stan smith nike air max 2016 nike huarache adidas ultra boost nike free

Özkan Eroğlu
 
Generic Cialis Soft Kamagra Jelly Generic Female Viagra Generic Viagra Super Active Generic Priligy Generic Cialis Professional Viagra bestellen Viagra Tabletten Cialis kaufen Cialis Generika kaufen Viagra kaufen Cialis 20mg Pas Cher Acheter Generic Propecia Acheter Super Avana Levitra en ligne Viagra gebruiksaanwijzing Lida Afslankingskoffie Viagra kopen Priligy kopen met 60mg Dapoxetine Kamagra kauwtabletten kopen Sildenafil Priligy Cialis Jelly Cialis Original Viagra Generico Cialis Originale Kamagra 100 mg Kamagra Oral Jelly
Ana Sayfa  |  Özgeçmiş ve Faaliyetler  |  Makale ve Deneme  |  Köşe Yazıları  |  Misafir Köşesi  |  Duyurular  |  İletişim
cialis generika kamagra australia cialis preise cialis kaufen cialis bestellen levitra generika viagra online kaufen kamagra bestellen cialis generika kamagra oral jelly kamagra 100mg prix cialis cialis generique kamagra gel viagra prix viagra pour homme acheter cialis kamagra prix viagra pas cher cialis 20mg levitra 20
 
  HİLMİ YAVUZ’UN SÖYLEŞİSİ ÜZERİNE

 

Birkaç haftadır Melih Cevdet Anday’ın süreli yayınlarda çıkmış yazılarını okuyorum. Yanı sıra misafir profesör (Gastprofessor) daveti için çalışıp düşünceler geliştirmeye, diğer yandan önüme çıkan bazı yazılara da dikkat kesilerek yürüdüğüm bugünlerde, Ortadoğu’nun özellikle Suriye tarafındaki kötücül yansımaları da gelmeye devam ediyor ve bu yansımalar çoktan ülkemizi de tehdit edecek boyutlara geldi; Ankara’da bir Askeri araca, üstelik silahlı kuvvetlerimize ait binaların bulunduğu bir bölgede, bomba yüklü bir araçla saldırıda bulunuldu. Bu son derece üzücü, açık şekilde ülkemize ve silahlı kuvvetlerimize bir tehdit boyutu da taşıyor. Yani alabildiğine kötücül karışıklıklar, toplumumuzu sarmış durumda, sarmaya da tüm hızıyla devam edecek gözüküyor.

Bir yazı yazmaya karar verip de, böylesine olumsuz şeylerden başlayarak bir giriş yapmak, insanın enerjisini çekip alıyor, fakat ne edersiniz ki bunlar gerçek. Oldum olası kişi ve olaylara odaklanmaktan kaçınmışımdır, fakat özellikle sanat eleştirisi yazdığım için bir ressam veya heykeltıraş ya da bir yazar veya kitap ismi vermeden de işimi yapmam mümkün olmadığı için, bu zorunluluktan ötürü kişi ve olaylara da yer yer takılabiliyorum.

15 Şubat 2016 tarihinde Nokta Dergisi’ne verdiği söyleşiyle[1] dikkatimi çeken Hilmi Yavuz’un dile getirdikleri üzerine elimden geldiğince ve olgular üzerinden yürüyerek bazı açıklamalarda bulunmak istiyorum. Bu söyleşinin öne çıkarılan başlığında, Hilmi Yavuz’un seksen yıllık yaşamının bir muhasebesini yaptığının ileri sürüldüğünü görünce, kâğıda çıkışını alıp okumaya koyuldum. Hilmi Yavuz’u Sanat Çevresi Dergisi’nin sahibi Hamit Kınaytürk aracılığıyla 90’lı yıllarda tanımıştım ve bilhassa uzun yıllar Fındıklı’daki akademide (bugün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde), verdiği kültür tarihi derslerinden ötürü ilgimi çeken ender insanlardan biri olmuştu benim için. 90’lı yılların başında ben de Uludağ Üniversitesi’nde Uygarlık Tarihi dersleri vermiş ve bu tarz dersleri verenlerin o yıllarda az olmasından ötürü Hilmi Yavuz’u iyice mercek altına almıştım. Söyleşide de ifade edildiği üzere, Akademi’de ondan ders alan eski öğrencilerin çoğunun Yavuz’dan övgüyle bahsettiğine ben de tanık olmuşumdur. Neyse bu anlattıklarım benim Hilmi Yavuz ile ilgili izlenimlerim. Gelelim söz konusu söyleşiye;

Söyleşinin başlarında bizde “aydın” (entelektüel) olup olmadığı konusunda verdiği isim ve yaklaşımlarını görünce, bunun üzerinden bizde dünyaya mal olmuş bir düşünürün olmadığını hatırladım bir an ve doğrusu iç çektim. Materyalistlerin Marksist, pozitivistlerin de Kemalist olduğunu söylüyordu Yavuz ve durumu kendince bu şekilde özetliyordu. İktidarla ilişkili “birleşik aydın” kavramını da ileri sürüyordu; görüşüm odur ki, o aydınlar da ne kadar aydınsa tabi. Yavuz’un sözünü ettiği aydının, varsa da gerçek anlamda toplumda öne çıkamadığı bir yerde, aydın kavramını sınıflandırma çabalarının da boşa olduğunu, bu sınıflandırmanın ancak olaylar ve kişiler üzerinden yürüdüğünü, hiçbir zaman olgusal hale gelemediğini de biz söyleyelim. Felsefeci yetişmiştir ülkemizde; fakat düşünür neredeyse hiç. Çünkü gerçek anlamda düşünür ve sanatçı tanımlarından dünya sanat ve kültürüne mal olmuşluğu anlarım.

Daha sonra söyleşinin bir yerinde bizde demokrasinin hiçbir zaman öncelikli olmadığını vurgulamakta, yerine askeri veya sivil bir despotizmin hâkimiyetinin geçerli olduğunu ifade etmekte. Bu doğru. Fakat yazdığı gazetenin ülkede yaymak istediği ideolojide de bir sakatlık olduğunu ve görünenle görünmeyenin farklılıklar arz ettiğini de sanırım göremiyor veya görmek istemiyor; özellikle Fethullahçı hareketin okullarından diğer tüm kurum ve kişilerine kadar bir sivil despotizmi öncelik etmek istediğini unutuyor. Buna yakından, Toktamış Ateş ve Fethullah Gülen el sıkışması ve çağrısının ardından, bir süre sonra bizzat kendim de tanık olmuştum. İyilik ve güzelliklere kapı aralamak, tamamen samimi olmak, hepimizin istediği bir şey. Maalesef çıkarcılık toplumumuzun ruhunda olduğu ve hiç de eksik kalmadığı için bu olamıyor ne yazık ki.

Despotik ve demokratik yapının neredeyse sırasıyla yer değiştirerek Türkiye’nin siyasal tarihini 1923’ten bu yana inşa ettiğini ileri süren Yavuz, en azından savunduğu Osmanlıcı bakışın arkasını dayadığı Menderes hükümetinin bile ilk beş yılında demokratik davrandığını, sonra gidene dek despotik olduğunu söylüyor. O zaman yukarıdaki paragrafta anlattığım samimiyetsizlik, ülkede İslam’ı siyasallaştıranların yanardönerliği değil de nedir? Bu yanardönerlik daha sonraki AP, ANAP ve şimdi de AKP hükümetlerinin de çehresi olmamış mıdır? Oysa Hilmi Yavuz söz konusu yanardönerliğe AKP’nin son vereceğine inanmış. Hatta bunu sol yapamadı, AKP yapar inancının bir süre kendinde var olduğunu da açıklıyor. Nihayetinde 2012’den itibarense kendisinde bu görüşün terse döndüğünü de söylüyor.  Biraz sonra da siyasal İslam’ın tek adamlığın önüne geçecek entelektüel gücü yok diyor. Şair yanından kaynaklanan bir romantik hassasiyetin yarattığı çelişkilerdir bence bunlar. Oysa kendisi bir kültür tarihi hocası. Dünya üzerindeki devrimlerin çözümlemesini hepimizden daha iyi yapmış olmalı. Hiç geri planında belirgin bir entelektüel birikim olmadan bir değişim söz konusu olabilir mi?

Şimdi İslam’ın aynı zamanda büyük bir estetik medeniyeti olduğunu da vurguluyor, fakat bunu vurgulamak kanımca yetmez. Bunun felsefî gerekçelerini, özellikle tüm dünya medeniyetlerinin estetikleri bağlamında karşılaştırmalı olarak, kaç kişi kapsamlı incelemelere tabi tutmuştur? Ben ülkemizde böyle bir İslam sanatı ve estetik felsefesine tanık olmadım. Estetik felsefeleri için sadece zihin yetmez, göz ve özellikle eidetik bir göz gerekir. Meseleye şiir veya edebiyattan bakarsanız bunları yapamazsınız. Görsel sanatlar, onun da altında plastik sanatlar bağlamlı görmelerde bulunmak şarttır. Bu doğrultuda Mehmed Akif deyin, Yahya Kemal deyin, beni ikna edemezsiniz. “Sanat entelektüelliği” diye bir yazı kaleme almıştım, bu yazıyı “Bir Resme Nasıl Bakmalıyız?” kitabıma da koymuştum; işte ülkemizde ve dünyada bu yazıda söylediklerime ulaşan kişi yok denecek kadar azdır. Hilmi Yavuz ve ona benzeyen; geçmişte ve günümüzde soldan sağdan kim varsa, işte asıl kavrayamadıkları budur. Enis Batur’un önemli bir eksiğini yakalamış ve bu eksiğini eleştirmekte de çok haklı. Fakat Batur, yukarıda söylediğim Hilmi Yavuz ve ona benzeyenlerin çok uzağında bir kimliktir; estetik ve sanat kuramı konularında. Batur tipinde yazarlar sürekli açık vermeye mahkûmdur. Batur, sanata göz kırpan denemeler kaleme alır ve gerçek anlamda sanat kuramı ve terminolojisine hâkimiyeti de zayıftır. Sözde hazırlayanı olduğu Modernizm Serüveni’ni de ne yazıktır ki modern sanat ve estetik zanneden ve topluma öneren biridir o.

Son olarak bir şey daha söylemek isterim ki, Hilmi Yavuz ve benzeri kimseler benim gözümde her halleriyle bir değer taşır, fakat affedemediğim bir yanları da Arapça, Farsça kökenli kelimeleri yazılarında inatla kullanmalarıdır. Daha genç kuşaktan biri olarak, bu yanlarının okuma yaptığımız sıralarda, Yavuz, vb kişilerin metinlerini kaba ve sıkıntılı hale soktuğu ve dahası genç kuşakları bu yazılardan soğutma olasılığının yüksek olduğunu, bunu deneyimlemiş biri olarak belirtmek isterim. Tanrı Hilmi Yavuz’a sağlıklı ve huzurlu ömür versin…

 

Özkan Eroğlu

Priv.-Doz.Dr.,

Philosophie der Kunst

 

 



[1] Söz konusu Hilmi Yavuz röportajı için bakınız: http://www.noktadergisi.info/roportaj/hilmi-yavuz-dan-80-yillik-yasaminin-muhasebesi-sukut-u-hayal-ve-husran-h11048.html

 

 



        


 
 
Copyright © 2005-2013 ozkaneroglu.com - Sitenin yayın hakları Özkan Eroğlu’na aittir. Kaynak göstermek şartı ile alıntı yapılabilir.