adidas tubular adidas yeezy adidas gazelle adidas schuhe new balance nike air force adidas zx flux nike air max 90 asics schuhe nike air max adidas nmd adidas superstar converse schuhe nike air max thea adidas stan smith nike air max 2016 nike huarache adidas ultra boost nike free

Özkan Eroğlu
 
Ana Sayfa  |  Özgeçmiş ve Faaliyetler  |  Yazılar  |  Duyurular  |  İletişim
 
  NOTLAR...

Sıfırın altı bir pozisyona yuvarlandık nihayet, yuvarlayanlar bu çığ parçasının tahribatından çok mutlu, tamtamlarını çalıyorlar zevkle. Buna karşı koyacak kitlenin olmadığı bu günlere adım adım getirildik. Nasıl mı? Bu soruyu sorma..! Madem sordun, zorlanarak ve tiksinerek cevap vereyim; “dışarıda bırakarak”, geliştirici yararlı ne kadar özne ve nesne varsa hepsini dışarda bırakarak… Bundan başka bir açıklaması olabilir mi içinde bulunduğumuz durumun… Bunları görmüş ve önlemlerini de çeşitli vesilelerle yeri geldiğince sıralamıştık. Dinleyen mi? Yok denecek kadar az. Kötülük dalgaları buralara kadar geldi, geliyor, gelmeye de devam edecek. Zaten kötücül olan ve onun hâkimiyeti ne yazık ki bu coğrafyanın kaderi gibi… Bundan kaçış da yok gibi… Tüm tarih bunu göstermiyor mu? Fakat bir şey var bu coğrafyada; hâkim kılınmak istenen tek sesliliğin, yine buralara verdiği zarar çok büyük. İşte kötücül olanın en büyüğü de bu coğrafyanın insanına; yaradılışı çok sesli olan insanına, getirip tek sesliliği dayamak. Korkunç olan bu… Tarihsel eylemler birbirine benziyor olduğuna göre, bu eylemlerin sahipleri de birbirine benziyor; cahiller kitleleri yönetiyor! sonucuna ulaşılıyor. Yönetilenin kendini geliştirmeyip, biat kültürüne evet demelerinden kaynaklanıyor bu. Her kim gelirse de, biat etmeye alışkın yönetilene basınç uyguluyor. Bu basınca basınçla karşılık verecek gücü yok yönetilenin. Çoğunluk masum bir şekilde gündelik rızkını çıkarmanın peşinde. Tabi bu çoğunluğun içinde var olan ve toz duman ortamdan beslenen, çıkar sağlayan iğrenç mahluklar da yok değil, sadece cebini düşünen ve dolduran. Bir de tam tersi yararlı şeyler üreten çok küçük de olsa bir azınlık var gettolarına hapsedilmiş şekilde yaşayan; her şey iyiye doğru gider umuduyla varlığını taşın altına koyan. Her şey kötücül tarafından ele geçirildi. Bundan böyle biri biri peşi sıra gelecek kötücül dalgalar önlenemez bir halde artarak devam edecek; ancak bu kargaşa, toz duman sonrasında etraf düzleştirilerek yeniden bir inşa olana dek… Evet yeniden inşa ile olacak her şey… Siyasette yeniden inşa, ekonomide yeniden inşa, dinde yeniden inşa, sağlıkta yeniden inşa, sanatta yeniden inşa, … yeniden inşa, … yeniden inşa, … yeniden inşa, … yeniden inşa, … yeniden inşa, … yeniden inşa, … yeniden inşa, … yeniden inşa, … yeniden inşa, … yeniden inşa, … yeniden inşa, … yeniden inşa, … yeniden inşa, … yeniden inşa… Bunun başka yolu yok… 

 
*** 

 
Sanat entelektüeli meselesini ilkin "Bir Resme Nasıl Bakmalıyız" kitabımda ileri sürmüştüm. Öncesinde, ilgili metnin ilk hali, Rh+ Dergisi'nde yayınlanmıştı. Tabi sanat entelektüeli olmadan önce bir kimsenin gerçek anlamda "Entelektüel" olması gerekir. Bu anlamda Celal Şengör'ün bir entelektüel olduğunu düşünürdüm. Şengör, Ortaylı gibiler nitelikli profesörler ise, diğerleri nedir? diye sorardım kendime. Fakat televizyon medyasının cıvık tiplerinden birine verdiği röportajda Şengör, kelimenin tek anlamıyla altına doldurdu ve beni yanılttı; nitelikli bir bilim adamı olabilir (onu da ben anlayamam zira jeolog değilim), fakat en azından entelektüel olmadığını ortaya koydu. Gerçek entelektüelin de tarifine uymadığını gösterdi. En beğendiğim entelektüel tarifi Sartre'a aittir ve şöyledir: "Hiç kimsenin buyruğunda olmayan ve statüsünü hiç bir otoriteden almayan bir kimliktir; entelektüel. Hilmi Yavuz'un deyimiyle de özerk bir zihindir entelektüel. Yavuz, Sartre'ın egemen ideolojilerin entelektüellerini, bilgi teknisyenleri ve üst yapının küçük memurları olarak tanımladığını; Şengör'ün de bu tanıma girdiğini söyler. 

 

***

 

Eskiden kar yağdığında mutlu olurdum. Şimdi ise yaş almış halimle, söz konusu durumun, daha doğrusu romantik duygulanımımın git gide azalarak, gerçekçiliğin bu durumu bastırdığını fark ediyorum. Gerçeklik romantizmin, romantizm de gerçekliğin karşıtı; her ikisinin de hayır diyemediği tek ortak nokta veya oluştukları ortak duyu ise doğalcılık. 

 

*** 

 

Bir gün çalıştığım bir üniversitede fakülte dekanı eleştirdiğim bir konu üzerine, bana "bal tutan parmağını yalar" Özkan bey demişti. Ben o günden beri ülkem için düşünmekteyim. Dekanın ileri sürdüğünün birçok çeşidine ve örneğine de rastladım bugüne değin. Kesin olan bir şey var ki o da: İşte güzel ülkemi bugünlere getiren bu zihniyettir. Bu zihniyet, bu coğrafyada vardı ve özellikle insan, dolayısıyla yönetici kalitesinin düştüğü son otuz yılda hortladı ve çok arttı. Böyle dönemlerde insanlık dışı her şey olur, oluyor da, olmaya da devam edecek. Özetle insan kalitesini (çoğunluk anlamında) yukarıya çekmenin bence hiç bir mümkünü kalmamıştır. İnsani olmayanı destekleyenlerle, dolayısıyla kötülük isteyenlerle baş başayız artık. 

 

*** 

 

 

İç dış meselesi 

Biz kendi içimizde AB ve Amerika bunu bize söylemedi derken, tüm yabancı basın da bunun tersini söylüyor. Bu durumda toplum olarak özeleştiri yapan bir toplum muyuz, ona bakmak lazım. Yıllarca sözde daha ilerici geçinenlerin eşliğinde üniversite dinci çevreye hazırlandı, dinci çevre de iktidarı ele geçirince daha ilerici sözde akademisyenlerin bıraktığı yerden meseleyi devralarak, yükseköğretim kurumunun içini boşaltıyor, sıfırlama noktasına çekiyor ki, toplumda eğitim yerlerde sürünsün ve istedikleri biat toplumu yaratılabilsin. Yükseköğretim böyle de, orta öğrenim ve liseler farklı mı, buralarda da, çoğun kendini yenilemeyen öğretmenlerin eşliğinde dinci kılınarak götürülen eğitimin de durumu vahim. Özel okullar, yani baba-anne parasıyla gidilen okullar da bir tür mastürbasyon yapıyor, bilmem kaç tane yabancı dil öğretiyoruz, yan etkinliklerle çocuğun sanat ve sosyal taraflarını şöyle geliştiriyoruz diyorlar. Özeli, devleti bütün okullar, neredeyse her öğrencisine teşekkür ve takdir, yükseköğrenimde de herkese yüksek lisans ve doktora dağıtılıyor. Bir oturup düşünmüyoruz; bu içi boşaltılan kağıt parçaları, diplomalar insanın kendini kandırmaktan başka neye yarar diye. Sürekli afyon yutmuş gibi kendimizi kandırarak günlük yaşayan ve gelecek planı yapmayan Türkiye ve toplumu, sanırım un ufak oldu. Kağıt toplayıcılarına yasak, ona yasak buna yasak, sıkıştıran bir mengene topluma hakim. Dediğim gibi pasları son 50 yılda sözde daha ilerici geçinen iktidarlar verdi, şimdi de mevcut iktidar gol yapmaya devam ediyor. Ve öyle bir toplumuz ki bu olanlara yarımız destek verdiği gibi, diğer yarımız da film seyrediyor gibi seyrediyor. 

 

***

 

İnsan olmaya geri dönülmesi gerekiyor. Zira insan, insan ile hayvan olma arasında sıkışıp kaldı. En kötüsü de "sıkışma" hali. Sıkışan her şey etrafına kötü kokular salar. Fakat söz konusu geri dönüşün bir reçetesi yok. Çünkü insan çok büyük hatalar yaparak bugünlere geldi ve bu hatalarının diyetini ödeyecek. Bu diyet ödeme, güçsüz, cahil, geri kalmış toplumlardan başlayarak, güçlü ve ileri toplumlara doğru bir tür evrim tamamlayacak şekilde artarak sürecek. Bizim göremeyeceğimiz yıllarda, hatta yüzyıllarda da bu böyle artıp devam edecek. Bunun engelenebilmesi mümkün değil artık. İnsan, çok fazla şey istemesinin cezasını çekecek. Yeniden inşa için her şey hazır olana dek bu durumlar değişmez. Merak edenler "Sanatın Yeniden İnşası" kitabına bakabilir... Ben bu kitapta insan toplum ve sanat üçgeninde meseleyi ele aldım, fakat ele aldığım durum, her alan, dahası toplumun her katmanı için geçerli görülebilir... 

 

*** 

 

Umberto Eco yaşamdan kayıp gidince, özellikle sosyal medyada bu kaybın sıkıntısını dile getiren getirene. Az bir zaman önce, özellikle sanat ve felsefe bağlantısına ülkemizde önemli hizmet, emekler vermiş İsmail Tunalı’nın ardından ben böyle bir ağıt görmedim; bunun en büyük nedeni Tunalı’nın ülkemiz okuru tarafından çok az tanınır olmasıdır pek tabi. Fakat özellikle Wilhelm Worringer’in doktora tezi olan ve dilimizde “Soyutlama ve Özdeşleyim” olarak basılan kitabın çevirmeni olmasının dışında Tunalı, “Sanat Ontolojisi” çalışmasıyla da hayli dikkat çekmiş bir felsefecimizdir. Özellikle ontolojik yoklamaları hayli etkili olan Tunalı, ülkemiz sanat insanları üzerine de yazılar yazmış biridir. Fakat Tunalı Eco gibi popülerleşebilmeyi beceremediği ve uluslararası olamadığı için pek tanınmıyor. Evet Eco benim de takdir ettiğim önemli bir İtalyan düşünür. Hatta bu düşünürü iyi bir çevirmen olan Kemal Atakay’ın yaptığı çevirilerden okumak da büyük keyif ve öğreticilik taşımıştır yine benim için. Fakat şu bir gerçektir ki kendi dilim dışındaki bir yazarın çevirisini okurken, o çeviri ne kadar iyi olursa olsun, Türkçede yazan birinin ürününü okuduğum kadar keyif duymam olası bile olmamıştır. Eco’nun Arte Povera’cıları da yakından ve derinden etkilemiş dilimizde “Açık Yapıt” ismiyle basılmış çalışması benim için en vurucu olandır. “Ortaçağı Düşlemek” ile “Sanat ve Güzellik” kitapları da bir sanat tarihçisi ve felsefecisi olarak yine beni yakından ilgilendirmiştir. Romanları içinde de “Baudolino”dan çok etkilendiğimi ifade etmeliyim. Tabi büyük bir sanat ve tarih birikimini sistemleştirme yönünden İtalya’yı arkasına alan Eco’nun yaptığı çalışmaları, mesleğine düşkün, kafası çalışan biri olarak yapması kadar normal bir şey yoktur diye düşünüyorum. Akıllı bir adamın yaptığını yapan Eco’ya oranla İsmail Tunalı’nın Türkiye’de aynı çalışma şartlarında olmamasına rağmen birçok önemli işe imza attığını da söylemek gerekir. Onun için benzer koşullarda olmamalarına rağmen kendi düşünce kimliklerimize de sahip çıkmayı bilmemiz gerekir, bunun için de en önce onları tanımak gerekir. Biz bu zahmete katlanmayı pek sevmeyen bir anlayışa sahibiz. Konuyu Eco’nun, özellikle son zamanlarda üzerinde durduğum entelektüellik konusu üzerine bazı vurgularıyla kapatayım ve onun yaşamdan yitip gidişine üzülen bizler de bu sözlerle kendimizi bir özeleştiriden geçirelim derim. Çünkü bu tip adamları bir turnusal kağıdı mantığıyla değerlendirmeyeceksek ne işe yarar onların ürettikleri, öyle değil mi? İşte entelektüel üzerine sözleri; “bana göre entelektüel, yaratıcı bir şekilde yeni bilgi üreten kişidir. Yeni bir aşıyla farklı türde elmalar üretebileceğini fark eden köylünün yaptığı aslında entelektüel bir faaliyetti. Buna karşılık, hayatı boyunca Heidegger üzerine aynı şeyleri anlatan bir felsefe hocasının yaptığı şey öyle değildir. Entelektüel faaliyetin tek ölçüsü eleştirel yaratıcılıktır, yani yaptığımız şeyi eleştirmek ya da onu yapmanın daha iyi yollarını icat etmektir”.

Şimdi, bizim düşünen insanlarımızın entelektüel olamama ile sıkıntıları var. Bu sıkıntıların en başında, böylesine, Eco gibi keskin vurgulardan da korkmaları gelir. Belki Eco ve Tunalı hoca ve onun gibiler arasında olsa olsa böyle önemli bir fark vardır ve böyle bir fark da işin özü; dolayısıyla her şeyidir; dahası bir kimliği Umberto Eco yapar veya yapmaz. 

Son değinme olarak; ben bu yazıda Eco ile Tunalı hocayı karşılaştırmıyorum. Sadece bir durum tespiti yapıyorum. İki insanı karşılaştırmak için o insanların benzer kültür ortamı ve şartlarına sahip olmaları gerekir. Eco ile Tunalı arasında bu doğrultuda büyük bir fark var. Fakat şu da bir gerçektir ki,  bahsettiğim üzere Worringer'i bile dilimize kazandırmış olması ve yaptığı ontolojik çalışmalar, Tunalı'yı yaşamdan gidişinin ardından saygıyla anmamıza yeter diye düşünüyorum. Öyle veya böyle Türkçe düşünüp ve yazmak benim için önemli. Tunalı felsefeden sanata bakmaya çalışan biri sadece. Bu konudaki sanat ve sanatçı yatırımları yıllar sonra kendisini bağlayacak şekilde olumlu olumsuz eleştirilecektir belki. Şimdiden bakınca yeri geldiğinde eleştirilecek tarafları da olabilir. Fakat bu yazı, Tunalı’yı eleştirmeyi hedeflememektedir. Benim bu yazıda derdim Tunalı hocayı Eco vesilesiyle hatırlatmaktır sadece. O da yakın zamanda aramızdan ayrılmıştı çünkü. Bir de şu var; özgür düşünce üretmek her babayiğidin harcı değildir ülkemizde; ya öldürülürsünüz, ya da dışarıda bırakılırsınız. Devletçi gelenek ve politikaların dışına çıkarak Türkiye'de farklı söz söylemek sıkar biraz, nitekim de öyle olmuştur. İsmail Tunalı da öylesi bir geleneksel terbiyeden geldiği için aykırı olamamıştır bana göre. Eco gibileri besleyen büyük demokratik kültür meselesi olmasa, özgürlükleri savunan toplum yapısı olmasa üretebilir miydi? Diyeceksiniz tarihte kellesi pahasına üretenler olmamış mıdır; barbarca tavırlara karşı bile. Evet onları da bugün uygarlık tarihleri yazıyor zaten. Mesele kişisel korkusuzluk ve inandığını savunabilme yürekliliğidir. Fakat bunu toplumların 1/1000'inde bile zor görürsünüz. Hele Türkiye'de 1/1000000 diyelim buna... Ülkemizdeki memur ve biat eden zihin solda da, sağda da hiç bir zaman değişmedi, en az 200 yıl daha değişmez. Bunlar olduğu için de nice şu bu gelip geçecek, ne yazıktır ki özgün bir söylem geliştiremeyecektir. Özgün söylem geliştireceğine inanan da bu ülkeden başını, hatta bedenini başka coğrafyalara çevirmediği sürece de bir şey yapamayacaktır. Kısaca bu ülke coğrafyasında yaratıcılığınızı ve iddialarınızı ileri sürüp, sunamazsınız, izin vermezler. Sıkıyorsa deneyin görün... Draussen mensch diye lafı var Almanların; Türkçeye dışarıda bırakılmış diye çevirebiliriz. Çoğu bilim adamımız ileri ülkelere gitmiyor mu, Tunalı da gitti, daha niceleri de gitti gidecek, bir gelecek görseler onları oradakiler bırakmaz, gerisin geri göndermez, aralarında tutarlar zaten; işte işin özü budur... Dikkat edin eleştirel metinlerime bile yorumlar çok az olur sosyal medyada. Bizim insanımız eleştiriden korkar, çekinir, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” der insanımız. Oysa artık medya, basın bu sayfalar, bundan özgür ortam var mı işte, yaz ve paylaş... Büyük olanak. Şimdi ülkemizde çoğu insanımız bastırılmış yaşıyor. Bu bastırma, tek başına özgün olmayı engeller zaten. Özgün olamayan insan da kendine ait düşünceler ileri süremez, mümkün değildir bu. Bunun en ekran önündeki hali de siyaset ve politika arenasında ayan beyan ortadadır; artık bazı şeyleri görün ve anlayın lütfen... 

 

***

 

Çağdaş sanatı yönlendirmek" ne kadar yanlış bir vurgu. Yönlendirme kelimesi belli bir tarafa çekmeyi zorunlu kılar ki, bu etik değildir. olsa olsa "sanat", tüm argümanlarıyla anlaşılır kılınabilir. Ülkemizde "sanat"ı anlaşılabilir kılmadan “çağdaş sanat"ı anlaşılabilir kılmaya kalkanlar, sadece kendi çıkarlarını düşünen bencil insanlardır ve taraf olmaya davet etmektedirler; bu konuda ayakta uyuyanları. O nedenle bilinçli ve bilgili olmak zorunludur. Böyle bir olumsuz gelişmenin bilmem kaç kişi farkında? Fakat ayakta uyuyan ve söylediğim değirmene su taşıyan çok insan olduğunu görüyorum; en azından sessiz kalarak bunu yapıyorlar... Unutmayınız ki bunun bedelini siz değilseniz bile, arkadan gelen nesliniz mutlaka öder.

13 Mart 2016 

 

***

 

Ankara’da Güvenpark yakınlarındaki patlama, ülkeyi yönetenlerin ciddi bir acizlik içinde olduklarının göstergesi. Öyle görünüyor ki, ülkenin her tarafına yayılacak bir durum ile karşı karşıyayız. Sinsi sinsi bekleyen ve 1938’den bu yana her gelen iktidarda nemalanacak yeri kendine bulan dinci- faşist bakış açısı, bugün Türkiye’yi tümden ele geçirmek için düğmeye basmış durumda. Bu duruma karşı bir gelişme kaydedilemezse ülkenin iyice bir kan çukuruna döneceği şüphesiz görünüyor. Asıl sorun halkın yeniden bir aydınlık gelecek için örgütlenmesidir. Bu örgütlenmenin bir lider peşinden giderek gerçekleşeceğine pek inanmıyorum. Hem ülkemde öyle bir lider vasfı taşıyan kimse görmüyorum, hem de böyle birini beklemenin boşuna bir zaman kaybı olduğuna inanıyorum. Şimdi Amerikalıların bildiği, bizden de kimilerinin bildiği bir patlamaya izin verilmiş olması, ülkemin hem içten, hem de dıştan abluka altına alındığının çok somut bir göstergesi. Bu noktada aydınlanma için çalışan insanımıza çok iş düşüyor. Umarım bu insanlar bir film gibi olayları seyretmez ve meselenin üstüne gitmek için bir çaba sarf ederler. Artık her ne kadar inancımı kaybetsem de Yükseköğrenim kesiminden büyük bir ses çıkmasının zamanıdır. Bu sese ben ve benim gibiler de hiç tereddüt etmeksizin katkı vereceklerdir. Şimdilik görünen tek ışık bu gibi. 

14 Mart 2016 

 

*** 

 

Bizde halen kültür sanat diyorlar ya ısrarla. Oysa meselenin sanat ve kültür olduğunu bilmiyorlar. Şimdi Radikal Gazetesi’nden Cem Erciyes’in sosyal medyada vedasına rastlayınca, gazetenin ilk kurulduğu yıllara gittim bir an ve o zaman sanat-kültür editör yardımcısı olan Erciyes, o gazetede nasıl adam kayrıldığını ve oluşumun, adı “Radikal” ile aslında bir ilgisi olmadığını; bunun sadece bir maske olduğunu çok iyi bilir. Tabi bilir de söyleyemez. Halen “iyi iş çıkardık” demekte ısrarcıdır o. İyi iş çıkaran bir gazetenin ülkesi bu halde olmaz ve o ülkenin basını da böyle bir itibar kaybına uğramaz. Bakınız ısrarla söylüyorum; yukarıda tarif ettiğim gibi, bir oluşum küçük hesaplarla hareket ediyorsa önünde sonunda kendini bitirmeye mahkumdur. İşte ülkemizde daha demokrat, aydın geçinen basın birimlerinin her biri gibi Radikal de kendi kendini bitirmiştir. Neden? İçten içe kötücüllüğü elden bırakmadıkları için. Bugün bana, yarın sana, ya da bugün sana, yarın bana. Ülkemin zihinsellikle ilgili mutlak problemi olan bilhassa yönetici zümrelerdeki çoğu insanın kendini akıllı ilan ederek, bir dönemin tadını çıkardıkları, işte o dönemin bitebileceğini ise hiç hesaba katmama durumlarının bir sonucudur gelinen nokta. 14 yıldır da aynısını AKP hükümeti siyasette yapıyor ve aynı kötücüllüğü siyasette devam ettiriyor; geçmişten hiç ders almamışçasına. İşte onlar da bir gün Radikal Gazetesi ve benzerlerinin durumuna mutlaka düşecek, umarım yerine gelenler aynı hataya düşmeksizin yollarına devam ederler. Fakat bu, ülkemiz gibi bir toplumda çok zor görünüyor. Çünkü bizim ihtiraslı insanımızın elden bırakamayacağı tek şey vardır, o da “içten pazarlık”. Kötücüllük bizim içimize sinmiş, adeta yaşam damarlarımızı kurutmuş gibidir. Düşüncelerimizi Bedrettin Cömert’in 1972’deki şu sözleriyle bitirelim: “Ne yazık ki, sonuçsuz bir duyarsızlığın, verimsiz bir kapalılığın, isterik bir bencilliğin içinde yaşıyoruz. Birimizin bulduğunu veya aktardığını, bir başkası, salt alçakgönüllülük göstermemek için ya yeniden bulmaya çalışıyor, ya da hiç dikkate almıyor. Kendine bile hayrı dokunmayan bilgiç meteorlarız. Biliyorum, yanılmış bile olsam, bu söylediklerime dudak bükülecek. Yanıldığımı bile saptamak zahmetini, sabrını, sorumluluğunu göstermeyecekler. Üzüm üzüme baka baka kararacak yine. Çağ dışılık, hepimizi yutmak için pusuda bekliyor. Kişisel kurtuluş yok bunda.” 

 

7 Nisan 2016 

 

*** 

 
Bir kitabın ruhu olması… Bu oldukça incelikli bir konu. Zira sözü edilen durum, duygulara vuran kuramsallıklar şeklinde, kendini zaman zaman belli eden, incelikli açıklamalar yapmayı gerekli kılar. Bir kitabın içinin olması, tıpkı insandaki gibi bir için ve bu için rahat, samimi olması. Kitabın dışının tek temsili kapağı. Kapak birçok şeyi anlatabilir ya da anlatamayabilir. Kitabın içiyse, yazarla, tasarımsal düzenlemeye tabi tutanın ruhsallıklarının yan yana gelişi meselesi. Burada beklenen bir örtüşme, hatta neredeyse birebire yakın bir içsel kıvranma arzulanır. İçsellik, önce insanın kendini kıvrandırmalı; Laocoon yılanlarının yaptığı gibi. Kıvranmak kadar, belli bir kaygıyla bir eyleme yöneldiğini daha iyi hiçbir şey gösteremez çünkü. Siz kim veya ne iseniz, kitabınız o. Ne bir fazlası, ne bir eksiği. Her sayfasında siz varsınızdır; zihinsellik ve ruhsallığınız o sahada dans eder. Yazarının duyumsadığı veya duyumsamadığı kitaplar ve buna bağlı okurunun duyumsayıp, duyumsamadığı kitaplar. Olan bitene göre de, en çetrefil konuların anlaşılır veya anlaşılmaz olması. Ancak duyumsaması olan kitaplar okunabilirdir. Yazarının dilinden okunan bir kitabın, tam olarak duyumsamasını duyar, hücrelerinize dek sirayet ettiğini hissedersiniz. Tek tanrılı dinlerdeki gibi, kitap da okuyucusuyla arasına birinin girmesini hiç istemez. Bir kitapta yazar ve okur hep baş başa, birliktedir ve özdeşlik noktası üçe zorlandığında ip kopar… 

29.04.2016 

 

***

 

İhtiyaç üzerine okunan bir kitaba birincisi çok iyi odaklama yaparsın, ikincisi odaklamadan yakınlaşmaya gidersin, üçüncüsü yakınlaşınca irdelersin, dördüncüsü irdeleyince de derinleşmeye başlarsın. Bir evrim gerçekleşir ve süregider; derinleşmeyle beraber, okuduğunuz kitap sizin olur ve yazarının malı olmaktan çıkar. Özümsenir de özümsenir ondan sonra. Özümsendikçe zenginleşir durur. Bu zenginleşmenin nereye, nasıl gideceğini ve dahası hangi konuşmaya veya metne dönüşeceğini kestiremezsiniz bile, öyle bir serüven başlar ki, bu serüven de öne çıkan hangi engel olursa olsun kolayca aşılır, yeniden bir bir yapı inşa edilir, eleştiriler geliştirilir; tabi önerileriyle birlikte. İşte böylece başkaları da alınmıştır araya, bir koyu muhabbet söz konusudur bundan böyle... Ve bu konu sürer gider...  

15.06.2016 

 

 

Özkan Eroğlu

 

 

 

 

 

 

 

 



        


 
 
Copyright © 2005-2013 ozkaneroglu.com - Sitenin yayın hakları Özkan Eroğlu’na aittir. Kaynak göstermek şartı ile alıntı yapılabilir.