adidas tubular adidas yeezy adidas gazelle adidas schuhe new balance nike air force adidas zx flux nike air max 90 asics schuhe nike air max adidas nmd adidas superstar converse schuhe nike air max thea adidas stan smith nike air max 2016 nike huarache adidas ultra boost nike free

Özkan Eroğlu
 
Generic Cialis Soft Kamagra Jelly Generic Female Viagra Generic Viagra Super Active Generic Priligy Generic Cialis Professional Viagra bestellen Viagra Tabletten Cialis kaufen Cialis Generika kaufen Viagra kaufen Cialis 20mg Pas Cher Acheter Generic Propecia Acheter Super Avana Levitra en ligne Viagra gebruiksaanwijzing Lida Afslankingskoffie Viagra kopen Priligy kopen met 60mg Dapoxetine Kamagra kauwtabletten kopen Sildenafil Priligy Cialis Jelly Cialis Original Viagra Generico Cialis Originale Kamagra 100 mg Kamagra Oral Jelly
Ana Sayfa  |  Özgeçmiş ve Faaliyetler  |  Makale ve Deneme  |  Köşe Yazıları  |  Misafir Köşesi  |  Duyurular  |  İletişim
cialis generika kamagra australia cialis preise cialis kaufen cialis bestellen levitra generika viagra online kaufen kamagra bestellen cialis generika kamagra oral jelly kamagra 100mg prix cialis cialis generique kamagra gel viagra prix viagra pour homme acheter cialis kamagra prix viagra pas cher cialis 20mg levitra 20
 
  BURHAN DOĞANÇAY İLE BİR GÖRÜŞME / Çağatay Odabaş

3 Kasım 2004 tarihinde, Özkan Eroğlu ile birlikte Burhan Doğançay’ın müzesinde çok keyifli bir görüşme yaptık. Burhan Doğançay, gerçekten sanatçı kimliğini ve sıcak kanlı konuk severliğini görüşmemizin ilk dakikalarından itibaren göstererek bizi çok sıcak karşıladı. Ben, kendisi ile gerçekleştirmiş olduğu müze ile ilgili konuşmak için gitmiştim. Fakat görüşmemiz Burhan Doğançay’ın sanat hakkındaki bilgisi, kültürü ve en son başarısı olan Doğançay Müzesi’ne kadar yaşamış olduğu başarılarının ve mücadelelerin geneline ışık tutan bir sohbet oldu. Umarım sizler de okurken, bu başarı ve mücadele dolu sohbetten keyif alırsınız.

çağatay odabaş.: Öncelikle, “Türkiye sanat ortamında böyle bir müze işine giriştiniz, burada karşılaştığınız en büyük zorluk ne oldu” diye sormak istiyorum?

burhan doğançay.: Sanat sektörü, çok iyi bir durumda değil Türkiye’de. Fakat sanatın en kötü durumda olanı da resim. Bunda, Türkiye’de müze veya müzelerin olmaması en önemli sebep, eğer “müzeler” olsaydı bu müzede olamayacaktı. Ben bir boşluğu doldurmak için yaptım bu müzeyi. Eğer bir müze olsaydı Türkiye’de, o zaman ben bu eserlerimi müzeye armağan edecektim; Amerika’da yaptığım gibi. Mesela, Amerika Ohio’da Kennedy Üniversitesi var. Orada, 60’a yakın eserim var. Daha sonra bana ve eşime ait eserlerin hepsi de oraya gidecek.

ç.o.: Peki bu ülkede müze veya müzelerin oluşmamasının sebebi nedir?

b.d.: Bunun bir tek sebebi var: “Kültür”. Belki diğer sebepler olarak da şunlar gösterilebilir: Türkiye’de iyi sanatçılar var; her sahada olduğu gibi. Edebiyatta, resimde, müzikte nitelikli kimseler var, fakat müzelerin olmayışı bunların ortaya çıkışını engelliyor. Mesela 300 sene evvel başlamış müzeler Avrupa’da kurulmaya. O zamanlar, onlar bilhassa resim piyasasının en iyi şekilde işlemesine yardımcı oldular; o nedenle mükemmel olmamalarına imkan, ihtimal yok. Kimin ne olduğu, müzelerdeki hangi ressamın ne olacağı, hangi ressamın eserlerinin müzelik olup olmayacağını belirliyorlar. En önemlisi bu ve bence müzelerin oynadığı en büyük rollerden birisi, resim dünyasının organize olmasına sebep olmaları. Mesela, on tane ressam var, bakıyorlar ki bunlardan ancak iki tanesi müzelik resim yapıyor. O zaman o eserlerin fiyatları da artıyor. Ona göre, koleksiyoncu da gerçek esere paha biçebiliyor ve ona göre yatırımına başlayabiliyor. Şimdi akla şu geliyor: Bir tek değil, tüm dünya müzeleri. Dünyada bir tane ve bir yerde müze yok ki. Bu noktada, senin yapıtlarını alacak bir müze olabilir. Ama bir şeyi küresel düşünmek gerekiyor. Diyelim ki dünyada 1000 tane müze var diyelim. Bu müzeler müzelik eserleri piyasadan çekmelerine rağmen, piyasada resim enflasyonu olmuyor. Şimdi düşünün, dünyadaki bu her müzede asgari 2-3 tane Picasso veya Monet ya da şu ve bu var. Artık piyasada onların eserleri azalıyor ve bir daha onların piyasaya çıkması söz konusu değil. O zaman yeni “yapıtçılar”ın da önü açılmış oluyor ve böylece müzeye resim alma boyutunda bir enflasyon yaşanmamış oluyor. Yeni yapıtçıların içinden müzelere girenler olmaya başlıyor ve onların fiyatları artıyor. Bugün New York’da, 35-40 yaşında bir yeni, -isimlerini ben bile bilmiyorum artık- Fischl’ların sonrasında gelecek jenerasyon. Bunların şimdiden fiyatları 400.000 dolara çıktı. Amerika’da 2 Milyon ressam var. Kimse onları neden çıktı diye değil, bunlar hazırlanıyor yetiştiriliyor diye düşünüyor. Müze ve koleksiyoncular ortamın oluşmasına gayret sarf ediyor. Müze olunca, koleksiyoncu da oluyor. Şimdi bize dönersek, müze yok, dünya çapında özellikle resim alanında koleksiyoncu yok. Müze ve koleksiyoncu olmayınca kritik de yok. Dünya çapında galeri de yok. Müzayedeler de aynı şekilde; Fransızların balık çorbasına benziyor; karma karışık.

ç.o.: Yani bilmeden herkes birbirinin kuyusunu kazıyor gibi bir durum mu var?

b.d.: Kuyusu kazılıyor, alıcı şaşırmış vaziyette ve resim enflasyonu var, çünkü alıcı çok az.

ç.o.: Şimdi şöyle bir durum söz konusu. Bizde, bir müze kurulsa, müzedeki ressamların hem piyasada resimleri olacak, hem de müzede..! O zaman, bu kurulacak müze, Avrupa ve Dünya standardını yakalayamayacak maalesef. Çünkü aynı zamanda piyasada da resimleri dönüyor olacak; böyle diyebilir miyiz?

b.d.: Şimdi bir defa resmin bu kadar geri kalmasının tek sebebi, son zamanlara kadar hiç bir Türk’ün resminin yurtdışındaki müzelere girmemiş olması. Hatta ben daha da ileri gideyim. Bugün birçok memlekette benim de başıma geldi. “Türk’ten ressam çıkmaz, kahraman asker çıkar ” düşüncesi var. Çünkü, biz bir şey yapmamış ve vermemişiz. Türkiye’de dikkat ederseniz fiyatlar hep aynı düzeyde. Dikkat ederseniz, benim fiyatlarım bile aynı düzeyde kalıyor. Şundan dolayı, çünkü piyasada her müzayedeye çıkıyor, hem de aynı eserler çıkıyor, aynı isimler çıkıyor.

ç.o.: Yani arşivlenmiş, belgelenmiş adeta.

b.d.: Oraya girmiş bir kere, piyasaya düşmesine imkan yok. Biz o hale gelmişiz ki, artık her şey borsa gibi olmuş. Yani resim piyasası, aynen borsa gibi. “Alırken ucuz al, satarken yüksek sat. Sabah al, öğleden sonra sat”. Benden resmi alıyor, bir hafta sonra müzayedeye koyuyor adam. Veya müzayedecilerle konuştuğum da anlıyorum: Bir müzayededen alıp, başka müzayedeye koyuyorlar. O bakımdan müzelerin oynadığı rol, okul olmaktan, milyarlar getirmekten, prestij sağlamaktan öte piyasayı, resim piyasasını şekillendirmektir. Bugün, mesela Amerika’da Jasper Johns diye bir ressam var, yaşıyor. Orta boy bir resmi satılıyor yirmi milyon dolara. Kimse neden onun resmi, bu kadar dolara satıldı diye konuşmuyor. O ölçülerde resmi 1963 senesinde 3500 dolara, hatta 3750 dolara satıldı. Orada da tabii ki manipülasyon oluyor. Arz taleptir değil mi resim. Resim, çünkü başka sahalardaki gibi değil, mesela şu kayıt cihazının, çıksa biri daha iyisini yapsa, bir numara olur. Gene birisi çıksa, zamanında teniste Agassi’yi yense bir numara olur, veya biri çıksa Williams kardeşleri yense bir numara olur, birisi çıksa 100 metreyi 8 saniyede koşsa bir numara olur, resim öyle değil ki. Resim, nihayetinde bir nosyon taşır, yani bir değer yürütür, mesela sana göre, örneğin bir resim sıfır olabilir, başka biri de gelir, bu, dünyanın şaheseri der, nosyon bir nevi kaidesi olmayan, kafada oluşturulan bir şey. Onun için, yurtdışında da karışıklık oluyor, ama bizdeki karışıklık kadar olmuyor. Bizde çok karışıklık var.

ç.o.: Peki, yaptığınız bu müzeyi, dünyadaki müzeler ile kıyaslayabilir miyiz?

b.d.: Kişi müzelerini ikiye ayırmak lazım. Biliyorsunuz ki, bir Getty müzesi, Guggenheim müzesi, bir Tapies müzesi kişisel çabalarla ortaya konmuş müzeler. Doğançay müzesi de böyle. Şimdi bu ilk ikisi, büyük koleksiyoncu, tonla paraları var ve isimlerinin ileriye kalmasını arzu ediyorlar. Bir Guggenheim, binayı kuruyor koleksiyonu oluşturuyor. Guggenheim Vakfı’nı da kuruyor. Vakıftan gelecek para, o müzeyi işletecek ve böylece dünya kaldığı müddetçe Guggenheim Müzesi de kalacak. Dolayısıyla Guggenheim ismi kalacak. Getty, biliyorsunuz dünyanın en zengin adamlarından biri; petrolcü. Öldü, ismi batıda yaşayabilir, bizde imkan ihtimal yok, öldükten sonra yaşayamazsınız, isminizi unuturlar, Ama, adam vakfı vasıtası ile Getty Müzesi’ni yaptırdı. Yalnız binaların maliyeti, 1 Milyar doların üzerinde. İçindeki eserlerin değerini ise siz düşünün. Tabi yalnız bina değil, içine konulacak eserler de çok önemli. Şimdi bütün bu kişisel müze çalışmaları yavaş yavaş başladı. Şimdi yaşayan ressamlar da yapıyor benim gibi; Tapies’ler ve başkaları. Amerika’da bir sürü ve Avrupa’da da başladı. Hele bizim gibi müzesi olmayan memleketlerde, 160’a yakın eseri taşıyan Doğançay müzesinin önemi çok büyük. 1950’lerde ben talebeyken, Paris’de yaptığım resimlerden bugüne kadar yaptığım resimlerden bir seçkiyi buluyorsunuz bu müzede. Yani burayı gezen insan, Doğançay’ın bütün yaptığı eserleri, bütün dönemlerini iki saat içinde görebiliyor. Bunun içindir ki, önemli müzeler retrospektif sergiler yaparlar. Bunun için retrospektif büyük bir olay. Bir Metropolitan’ın veya Pompidou’nun ya da Louvre’un yaptığı retrospektiflerde, yani bütün önemli müzelerin yaptığı retrospektiflerde, sanatçının bütün eserleri toplanıyor; koleksiyonlardan, kurumlardan, özel şahıslardan ve diğer müzelerden. Ve ziyaretçilere, bir fikir verebilmek için, ilk zamanlardaki eserlerinden son zamanlara değin yaptığı eserlere kadar hepsi sergileniyor. Böylece sanatçının sanat hayatının bir fotoğrafı yapılmış oluyor. Onun için dünyada, dikkat ederseniz yapılan retrospektif sergiler olay olur. Sadece serginin olduğu memleketten değil, diğer ülkelerden de o sergiyi görmek için insanlar gelir. Bu, belki hayatta bir defa görebileceğiniz bir şeydir. İki defa yapılmaz retrospektif.

ç.o.: Şimdi, Türkiye’de bir çağdaş sanat müzesi oluşturmak istenilse veya bir Türkiye’deki resim sanatıyla ilgili bir müze oluşturulmak istenilse, hangi dönem veya dönemlerden eserler seçilmeli, hangi dönem gösterilmeli sizce?

b.d.: Bugüne kadar ancak birkaç müze var ki, mesela bir Guggenheim’da Kandinsky’leri, Miró’ları, diğer müzede başka şeyleri sergilesin. Ama bir aile, yahut şey, kendisi hibe etmemişse yani bağış yapmamışsa aşağı yukarı çok az müzede bu şekli görebilirsiniz. İşte onun için Monet’nin, Miró’nun, Dalí’nin, ne kadar önemli eseri varsa, kendi müzelerinde, yahut kendi koleksiyonlarında bulunuyor.

ç.o.: Peki şöyle sorayım, mesela ben Fransa’da şunu gördüm: Kişi müzeleri dışında, Louvre müzesine giriyorsunuz, Rönesans görüyorsunuz, Müze D’Orsay’e giriyorsunuz, Empresyonizm’i görüyorsunuz ve sonra da Center Pompidou’ya girip modern sanat koleksiyonu görüyorsunuz. Türkiye’de desek bir müze kurmamız lazım, hangi dönemden başlamamız lazım?

b.d.: Üçünü de içeren bir müze kurmamız lazım.

ç.o.: Peki yurtdışından gelen bir izleyici, koleksiyonör veya sanatçı, bu müzede Türk sanatıyla ilgili bir fikir edinebilir mi?

b.d.: Türk resminin dünya piyasasındaki yeri, her sahada olduğu gibi aşağı yukarı yok gibi bir şey. Yalnız bu zaman isteyen bir şey, yani dediğim gibi yarın Türkiye’den biri de çıkar Ay’a gidebilir, yarın Türkiye’den birisi çıkar, en hızlı bilgisayar chipini yapar, ama “sanat” ve “kültür” asır işidir. Bir Rönesans’ı kaçırmışız biz. Beş asır..! Bugün Rönesans’ı yaşamayan ve Rönesans’ın uğramadığı memleketlerin hiç bir tanesinde sanat gelişmemiştir. Bunun aksi olan, dolayısıyla istisnalı iki, üç memleket var tabi. Bunlardan bir tanesi Japonya: Dünyanın ikinci büyük ekonomisi. Amerika, Dünyanın birinci ekonomisi. İşte bunlar, çok planlı bir biçimde, milyarlarca dolar dökerek iddialı bir şeyler yapıyorlar, sanat için. Çünkü sanatsız bir memleketin yaşamasına imkan yok. İkinci Dünya savaşı bitiyor, Amerika dünyanın en kuvvetli ekonomisine sahip, savaş sonrası dünya Amerika’ya geliyor, korkunç bir ekonomi. Her türlü silaha sahip, atom bombası vb. Ama bir tek şey yok: “kültür”, “sanat”. Sanatçısı yok. Genelde var, bir kaç tane, ama hepsi Avrupa kökenli, Filarmonik orkestrada çalan bütün müzisyenlerin çoğu, Avrupa’da doğmuş. Yazarlar aynı şekilde, sporcular öyle. Hollywood aktörlerinin hepsi solcu mesela. Sovyetlere doğru bir kayma var. Bunun üzerine, işte geçen gün de söyledim bunu. O kitabı, bulursanız okuyun “The Culture Of The Cold War”, okuduğunuz zaman tüyleriniz diken diken olur. Amerika nasıl çalışıyor ve diyor ki “ben resim, heykel, plastik sanatlar, edebiyat ve müzikde de bir numara olacağım”. Bunun için bütün paralar ortaya konuyor, işin içine CIA’de giriyor, State Department’da giriyor, müzeler de giriyor, bir kamuflajla. Ben, o zamanlar Paris’deydim. Mesela, bir bakıyorsunuz dünya müzik festivali diye bir festival yapıyorlar, Avrupa’da o zaman yiyecek ekmek yok. Adamlar bilmem kaç milyon dolar harcıyorlar, ama hepsi kamuflaj! Picasso dahil, bütün önemli ressamlar solcu yani sola eğilimli, hatta Picasso Komünist Partisi üyesi. Biliyorsunuz ki Chagall aynı şekilde. Aynı şekilde Paris’de benim zamanımda da ses sanatçısını al, yazarını al, hepsi solcu. Bununla, işte bahsettiğim “The Culture Of The Cold War” kitabının anlattığı şeyler aynıdır. Bir 17. asırda Louvre’un yapılmasıyla sanat merkezi Paris oldu. O zamana kadar da Roma’ydı sanat merkezi. Paris’de, üç asır kaldı, 1945’e, 1950’ye kadar. Sonra Amerika dedi ki, madem bütün ekonominin, politikanın, her şeyin merkezi benim, New York da sanatın merkezi olsun. Getirdi, New York’da yaptı bu işi. İşte bu kitap da bunu görüyorsunuz, onun için bir memleketin, evet bizim gibi bir memleketin sanata çok çok önem vermesi lazım. Çok iyi planlı ve gece gündüz ve çok dikkatli çalışması lazım. Şimdi Amerika’nın her yaptığı şeyde olduğu gibi, yaptığı her sanat olayında, bırakın diğerlerini, “Why” diyor “Niçin”, “Where” diyor “Nerede”, “When” diyor “Ne zaman”, şimdi bizde bunu bu şekilde yaptığımız takdirde, belki diyorum, ama yapamayız. Biz de diyeceğiz ki neden, niçin, nerede. Biz aceleci milletiz, bakın, mesela Avrupa’da AB’den dolayı bir sürü sanat gösterileri falan yapılıyor. Bana telefon ediyorlar, işte bizim şöyle bir şeyimiz var AB dolayısı ile. Bu şey de oluyor, belirteyim. Geçen sene, 2003’ün Aralık ayında galiba; “Türkiye’yi tanıtma faaliyeti için muazzam para harcanılacak” dendiğinde, “peki ne zaman” diyorum. “2004 Şubatında” diye bir cevap alıyorum. Yahu kardeşim diyorum, yurtdışında sıradan bir galeri bile, iki sene evvelinden dolu. Normal bir müze, 4-5 sene evvelinden dolu. Oysa niçin acele ediyorsunuz? Ben bu tip aceleci ve niteliğinden şüphe edilir işler de katiyen yokum dedim. Berlin’de yapıldı bir hafta, şimdi Brüksel’de yapıldı bir hafta, şimdi de Londra’da yapılacak, büyük paralar gidiyor bu işe. Bu sergiyi açtığın yer neresi, bu etkinliği yaptığın yer neresi? Sen bu parayı harcıyorsun ama, mesela bugün Türkiye’den 3-4 tane ressamı Guggenheim’da gösterebilirsiniz; Türk resmi adına. Ama biz daima çoğunluğu sevdiğimiz için 60 ressamla geliyoruz oraya..! Almanya 3 ressamınla geliyor, belki 60.000 ressamı var, koca İtalya 3 ressamınla geliyor, biz ise hep 20-30, böyle karmakarışık organizasyonlarla gidiyoruz. Her yarışta, her ata oynarsanız, kaybedersiniz, kazanmanıza imkan yoktur. Bakın işte Jasper Johns, Rauschenberg, ya da Frank Stella, Andy Warhol bunları biliyorsunuz, Pop Art’ın uzuvları. Amerika 1960’dan beri bu kişilerle ve maksimum 15 kişiyle oynadı bütün kozunu. Bir yere mi gidilecek sergi için, Rauschenberg gidecek 40 tane asistanıyla. Konuşma mı yapılacak, yine gidecek Rauschenberg veya Jasper Johns. Ama işte bugün bunların hepsinin fiyatı 5 milyon doların üstüne çıktı.

ç.o.: Yani adamlar az ve öz davranıyor, seçici davranıyor ve sadece iyi isimleri seçiyor.

b.d.: Ve bunu yapan güvenilir otoriteler olduğu için, diğer ressamlardan hiç kimse de “neden ben yokum” demiyor. Burada öyle bir otorite olmadığı için sanat konusunda, mesela askeriyede bazısı general oluyor, bazısı olmuyor, niye olamayan ben neden general olamadım demiyor. Biliyor ki orada bir şey var, ölçülmüş, konuşulmuş bir şey var. Yani Türkiye’nin en büyük meselesi bu. Koleksiyonör de azalıyor. İşte, mesela Erol Aksoy gitti, Halil Bezmen gitti. Yani bugün resim alan çok az kişi var, fakat ressam çok. Bir de hiç bir eser, müzeler olmadığı için, bir baraja çekilmiyor. bir Osman Hamdi, bir Hikmet Onat ve bunlar gibilerinin yerleri, Türk müzelerinin en iyi yerinde olması lazım. Onların kıymeti paha biçilmeden orada kalacak. Hiçbir zaman müze onları satmayacak. Bu isimler, tamam Türkiye’nin medarı iftiharı ama, bunlar her müzayede de çıkıyor. Halkın onları müzayedelerde değil, müzelerde görmesi lazım. Onların yerine başkaları ve gençler gelecek artık; piyasa için, onların fiyatları artacak.

ç.o.: Türkiye’de bu güvenilir sanat otoriteleri olmadığı için ortalık karma karışık öyle mi?

b.d.: Evet. Fransa’nın balık çorbası veya bizim aşure gibi. Bana da soruyorlar, “kimin eserini alalım” diye, bilmiyorum diyorum. İnsanlar artık eser almak için galerilere değil, müzayedelere gidiyorlar ve maalesef müzayedeler de yurtdışındakiler gibi değil.

ç.o.: Siz önümüzdeki yıllarda Türkiye’den bu müzelere ve dünya sanatına girecek sanatçılar çıkabileceğine inanıyor musunuz?

b.d.: Muhakkak var, gençlerden var ama, bu kolay bir iş değil.

ç.o.: Şimdi siz belli bir seviyeye gelmiş başarılı bir sanatçısınız ve müzenizi bile kendiniz açıyorsunuz. Bu durumda gençler nasıl yurtdışına açılabilir ki?

b.d.: Onu bırak, Benim Amerika’daki maceram, bir daha yaşar mıyım? Aç kaldığım günler oldu, ekmek alamadım. 25 cent bir ekmek, onu bile alamadığım için üç dört gün yatardım, enerji sarf etmeyeyim diye. 15 cent olan metroya binemedim. Türkiye’den 1960’da gittim ve 1976’da geldim, sergi açtım Yahşi Baraz ile. Bunları çektim, fakat ne yaptıysam başarıya ulaştım Allah’a şükür. Ama başarılı olacağıma inandım. Ben başaramayacağım işi yapmam zaten. Rahmetli babamın atları vardı, beni bindirdi, bir kere attan düştüm. İkinci seferde at beni ısırdı, şimdi bir daha beni, atın üstüne milyon da verseniz koyamazsınız. Şimdi benim okuduğum, tahsil yaptığım zamanlarda, bu bir hazine gibiydi. Benim memuriyet hayatım başladı ve bir anda çok yükseldim, çünkü okumuş insan az olduğundan pırlanta gibiydim. İşte bir sürü teklif geldi müsteşarlık, bakanlık gibi. Bütün bunları bırakıp, sanat için gittim, ben bunu başaramayıp dönseydim, zaten ben manevi olarak çökecektim. Bana gel dön bir makam verelim diyorlar, ben durumumu hem ailemden saklıyorum, hem arkadaşlarımdan saklıyorum, hem de benim buradaki politik ahbaplarımdan saklıyorum. Kolay iş değildi. İşte yukarıda birisi var ki beni seven, koruyan, o da olmasa... Bazı arkadaşlar gelir, bende kalırlardı, bir tanesi bana aynen şöyle demişti, ismini vermeyeyim tanınmış birisi: “Burhan ağabey, ben senin yerinde olsam on defa intihar ederdim”. Tonla borcun var, ev kiranı ödememişsin 6 ay, bir kuruş gelirin yok, resimden New York gibi bir ormanda ne yapacaksın? Ama Allah yardım etti, Metropolitan müzesinin litografi bölümünden 1970’de kapanmasından hemen önce, 1969 ortasında burs aldım. Yani trenin en son vagonunun, en son kapısına atladım ve o biraz değiştirdi benim talihimi. Ondan sonra, işte bir kaç tane müze müdürü, Guggenheim müzesinin müdürü, başka diğer müze müdürleri geldiler atölyeme. Dışarıda New York’da, Manhattan’da oturan, o zaman nerdeyse 4-5 tane Türk vardı. Onlar da galerinin nerede olduğunu bilmiyorlardı. Bugün yine hiç olmazsa bana geliyorlar, ben nereye gitmesi lazım, elimden geldiği kadar yardımcı oluyorum. Şimdi, demin sorduğun soruya gelince, Amerika’da, Avrupa’da olsun, bizim sanatçılarımız büyük okyanustaki bir kibrit kutusu değil, kibrit çöpünün ucu kadar ancak. Yani bir dalga gelir, oradan oraya. Çünkü onu orada ne koruyan kişi var, ne sponsor olan insan var, hiçbir şey yok. Ben 42 senede Amerika’da, bilmem kaç tane sergi açtım, sergilerimden bir tek Türk’e resim satamadım.

ç.o.: Atv’de “Bir Yudum İnsan” programına konuk olmuştunuz. Programda, Amerika’da bir Türk haftasının düzenlendiğini ve bu etkinlikte sizin de Amerika’daki stüdyonuzda yer aldığınızı söylemiştiniz. Ve o Türk haftasında, stüdyonuza sadece dört tane Türk gelmiş, onlar da sizin arkadaşlarınızmış?

b.d.: Bana dediler ki, işte Burhan bey, siz açarsanız biz de şunu yapacağız. İnternette, basında, falan duyurucağız. Ben de dedim ki, “ben kaç senedir buradayım kimse gelmez”. Bugün, dışarıdaki Türklerin buradaki Türklerden farkı yok.

ç.o.: Şöyle bir soru sormak istiyorum. Ben de genç bir ressam olarak sizi ve başarılarınızı kendime örnek alıyorum. Bence ülkemizdeki resim sanatında da en önemli 2-3 kişiden biri sizsiniz. Fakat ben şöyle bir şey yaşadım, Fransa’da bulunduğumda Center Pompidou’daki büyük kitap mağazasında sizin kitabınızı gördüm ve gerçekten gurur duydum. Sizin kitabınızın tam yanında da Anselm Kiefer’in kitabı duruyordu. İki kitabı yan yana iken açıp incelediğimde, yine de Kiefer’de bir farklılık, bir üstünlük hissettim. Bunun nedeni nedir?

b.d.: Bakın, ben bugüne kadar 114 ülke dolaştım. Bende bir koleksiyon var, dünya duvarları, biliyorsunuz. Bu koleksiyonda 35.000 slayt var. Bu, dünyada hiçbir kişide yok, bir tek ben de var. Kazara, ben başka bir milletten olsaydım, bu 10 defa Time’da, 20 defa New’s Week’de yayınlanır ve bu koleksiyon dünyanın her müzesinde sergilenirdi. Bunların duyulması yeni yeni başlıyor ve bir gün inşallah Türkiye’den Doğançay resimlerinden ziyade, bununla bir şey olacak dünyada, çünkü tek, yok başka. Bugün alırsın sen, 100 tane fotoğrafçıyı yollarsın 110 tane memlekete. Ama bendeki arşiv olmaz ki, değişmiş hepsi bugün. Bugün Irak savaşı var, benim zamanımda El Salvador’daki, Nikaragua’daki gerillalar vardı, Che vardı. Ve ben bunu, kimseden bir kuruş almadan yaptım. Şöyle bir hesap et bakalım. 114 memlekete uçak parası, otel ve tüm masrafları düşün. Dia, çekiyorum, çünkü ben, eski toprak olduğum için. Şimdi dijital çıktı, ama ben hala normal fotoğraf makinesi kullanıyorum. Bütün bu gezilerim için hiç kimseden bir kuruş almadım. Şimdi Kiefer’le aramızdaki fark şu; Kiefer’in arkasında bütün Almanya, Kiefer’in arkasında bütün İsrail var. Ve İsrail’de ona en büyük nişanlar verildi. Yani bütün sanat tarihine baktığın zaman, arkanda bir kişi olmaz ise, imkan ve ihtimal yok bir yere gelemezsin. Bana bu yönde, bugün bir tek kişi gösteremezsiniz resim tarihinden, dünya tarihinden yalnız birisini. Bu eskiden krallardı, Papaydı. Papa olmasaydı, Michelangelo’nun hiçbir eserini bile göremezdik. Leonardo Da Vinci’yi göremezdin Medici’ler olmazsa. Ve zamanla koleksiyonörler başlıyor, sosyete başlıyor, zenginler başlıyor eser almaya. Bugün de şahıslar, evvela devlet ve onun arkasında da koleksiyonörler var. Şimdi devletler çekildi, daha çok özel sektör sanatçıyı destekliyor. Bugün bir bakıyorsunuz ki Kore’li bir sanatçının sponsorluğunu yapan Siemens oluveriyor. Veya Kore hükümeti, muazzam bir şey sarf ediyor. Hele dışarıda, istersen Rembrandt ol, 10 tane Rembrant ol, iteceklerdir. İtmemelerine imkan, ihtimal yok. Bu kadar açık konuşuyorum.

ç.o.: Yani dünya çapında bir sanatçı olabilmenin anahtarı, başarılı sanat yapmanın yanında desteklenmesi midir?

b.d.: Türkiye’den, dünya çapında bir sanatçı, daha 5-10 sene değil, 5 -10 asır çıkmaz.

ç.o.: Yurtdışında da bu başarıyı elde etmiş sanatçılar, hem kendi kültürlerinin desteğini görmüş ve de özgün eserler üretmiş kişiler midir?

b.d.: Kendi aileleri bir defa. Bana aynen söylenen bir şeyi söyleyeyim size. Guggenheim müzesi müdürü, işte benim ilk resmimi ve daha sonra sekiz tane resmimi alan kişi. Benim, bütün eserlerimi Guggenheim’a verenler, hep yabancılar. Bir gün geldi, iki tane resim seçti. Bunları istiyorum dedi. Bende dedim, peki al o zaman. Yok dedi, sen bulacaksın bunlara alıcı, yani bunları benden parayla alacak, müzeye hibe edecek. Böylece bir de en önemlisi benim fiyatım belli olmuş olacak. Bunu alan insan da, onu vergiden düşecek. İşte şimdi yeni hükümet de çıkardı onu galiba Türkiye’de. İnanamayacaksın bir buçuk sene çalışıldı, bir tek kişi bulamadık. Ben, “bulamam” dedim, Türklerden böyle bir şey bekleme. Amerika’daki işte en zengin Türkler, isimleri lazım değil, bulamadık ve iki resmin fiyatı o zaman 16000 dolardı. 8000 dolardı her birinin fiyatı. O, 16.000 doları verip, o resimleri müzeye veremedik. Adam oturdu, Türkiye Cumhuriyeti hükümetine yazdı, dedim ki yazma, cevap dahi alamazsın, ben malımı bildiğim için, hakikatten adama cevap dahi gelmedi. Ve onlar alınamadı. Şimdi o resimlerden biri İsveç’de, diğerini ise tam hatırlayamadım. Ve sene 1976, aşağı yukarı 30 sene evvel o günden sonra Thomas Messer, bir tane resim almadı benden ve dedi ki, “senin kendi ailen tutmuyor arkandan”. Bütün hikaye, bu işte. Eğer iki resme 16000 dolar değil de, mesela birisi çıkıp 100.000 dolar verseydi, o zaman tanesi 50.000 dolardan arşivlenecekti ve bugün, benim Guggenheim’da asgari 50 resmim olurdu. Bir müzenin elinde, bir sanatçının eserinden çok fazla sayıda olduğu zaman, -mesela Guggenheim’da, bu Kandinsky değil mi ve Japonya’da bir sergi oluyor, oraya hemen Kandinsky yollanıyor- müze elindeki eserin kıymetini arttırmak için, onu her yere götürüp, tanıtıyor.

ç.o.: Ve böyle bir müze, aynı zamanda o sanatçı hakkında otorite oluyor.

b.d.: Evet otorite oluyor ve onu her tarafa götürüp tanıtıyor. Ve tabi bunlar, sanat dergilerinde çıkıyor, bir bakıyorsunuz sanat dergisinde 15 sayfa o sanatçı yer alıyor. Bizde şimdiye kadar devlet, cılız imkanlarla ve bilinçsizce bir şeyler yaptı. Bizdeki sanat, yedi başlı bir canavar. Kültür bakanlığı var, üniversiteler var, dışişleri var. Dışişleri yolluyor dışarı, devlet parasıyla gidiyor, her şeyiyle gidiyor, mesela orada bir mücevherci dükkanında sergi açıyor. Sırf New York’da sergi açmış olmak için.

ç.o.: Sırf Cv’sinde bir satır olsun diye.

b.d.: Evet. Onun için tüm dünyada, Fransa’da olduğu gibi, Kültür bakanlığı var veya bir kültür genel müdürlüğü var, ama bu devlet parasıyla gidecekleri, o daha önce bahsettiğim sorularla sınıyor: Neden?, Niçin?, Nerede?, Ne Zaman? Kendi paranla gidiyorsan, ne yaparsan yap karışmıyor. Şimdi biz de, Amerika’ya bale yolluyorsun, gülerler adam veya bir senfoni orkestrası yolluyorsun, bizde de var diye! Yahu kardeşim, Amerika’ya sen, o zamana kadar hiç görülmemiş bir şey yollayacaksın, ya da en iyisini yollayacaksın. Çünkü adam her sahada en iyisini görmüş. O bakımdan çok iyi çalışmamız lazım, nerede olduğumuzu bilmemiz lazım ve bu soruların cevabını iyi vermemiz lazım. Yoksa bu karışıklık, daha çok devam edecek.

ç.o.: Peki son olarak....

b.d.: Müzeyi sordun, müzede benim tek amacım, sonuna kadar dayanacağız, hikaye bu. Yani bu hem çok önemli bir şey, hem benim bakımımdan, hem sanat severler bakımından, hem de ilerideki jenerasyon bakımından çok önemli bir şey. İnşallah çok kişiye örnek olur. Daha da fazlalaşır bunlar. Bunun yanı sıra, bir tek unuttuğumuz nokta var hala, kültür turizmi diye bir şey var dünyada. Mesela Londra’da hava hep kapalı, yağmur da yağıyor, ne güneş var, ne plaj var, ne deniz var, hiçbir şey yok, ama 20 milyar dolar alıyor yalnızca kültür turizminden. Ama adamın bir National galerisi var, bir Tate’i var. Paris 50 milyon turist alıyor. Yemeği, şarabı, modası her şey var ama, en önemlisi müzeleri. Şimdi en basiti Chicago Art Enstitüsü, Monet sergisi yaptı. Monet’nin bir retrospektifi ama. Chicago’ya o sergiden dolayı giren miktar 350 milyon dolar oldu. Dediğim üzere, İstanbul gibi bir şehre, buraya yabancılar çok geliyor, Ayasofya tamam, Sultan Ahmet tamam, Süleymaniye, Topkapı, Yerebatan Sarayı bir de boğazda bir yemek tamam, bitiyor. Yurtdışına gidince de böyle yerlere gidiyoruz, örneğin Paris’e gidince Notre Dame, Champs Elysees, ama onlar bitince ne oluyor? Başlıyorsun, Louvre, Pompidou, D’Orsay, Picasso müzelerini gezmeye. Türkiye’nin buna çok ihtiyacı var, AB’ye girmek üzere hazır olmak istiyorsak bunu daha da önemsemeliyiz. Böyle bekliyoruz AB’ye girmek için, tarih verilecek, müzarekeler var ve bizim müzarekeler yapılırken, bizim muhakkak suretle Avrupa’da AB ülkelerindeki halkı ikna etmemiz gerek. Çünkü sonunda bu iş, referandumla bitecek, yani Chirac Türkiye girsin dese de olmayacak, bu iş en sonunda oradaki halkın ya referandumla ya da halkın hükümet üzerinde yaptığı etkiyle çözülecek. Halk istemiyorsa, Fransa hemen dönmeye başlar. Onun için, bizim bugünden itibaren, eğer AB’ye girmek istiyorsak ve oradaki halkın Türkiye ve Türkler hakkındaki görüşünü değiştirmek istiyorsak, çok planlı, çok ciddi oturulup konuşulup düşünülerek, ciddi şeyler yapılması gerekmektedir. Acele etmeye lüzum yok, çünkü müzarekeler, 15 sene mi sürer, 30 sene mi sürer kimse bilmiyor. Oradaki halka, bizim ne olduğumuzu göstermek lazım. Bir kere bir Fransız televizyoncu bana söyledi: “sizin bendeki izleniminiz bambaşka, burada gördüğüm bambaşka neden bunu-doğru olanı- yapmıyorsunuz”. Çünkü dışarıdaki Avrupa’da, Türkler hakkında iki tane şey var. Bir defa Türk dedin mi adamlara haklı olarak Türkleri gurbetçilerle ölçüyor. Gurbetçiler entegre olmasını bilmeyen bir azınlık. Yani köyde kalan Adidas eşofman giyiyor, bizimki yurtdışında hala şalvar giyiyor. Kadınlar arkadan yürüyor, iki metre üç metre geriden. İkincisi de Müslümansın. Müslüman olunca ne oluyor? Eşittir terörizm. Maalesef bu doğru mu? Değil. Ama sen diyeceksin, ben bu değilim kardeşim. Benim balem de var, yazarım da var, ressamım da var, müzem de var, ama bunları çok iyi bir biçimde sunmak lazım ve paketler halinde sunmak lazım. Bizim bu zamana kadar yurtdışına harcadığımız tanıtım paralarının %90’ı Türkler için yapılan Türk tanıtım kokteylleri. Operası da bu, konseri de bu her şeyi bu. Tarkan’ı götür Almanya’ya, ama öyle bir sun ki, onu Almanlara, söylesin o. Böylece tanıtım olmuş olsun, yoksa oradaki Türklere bir şey yapmışsın, olay bu değil. O bakımdan bunu alıp, halkla ilişkiler kısmını çok iyi yapacaksın, ilan ve tanıtım kısmını iyi yapacaksın ki, devamlılığını sağlayabilesin. Yani her dergi de çıkacak, her şey de çıkacak, televizyon da çıkacak. Durmayacaksın, yoksa bittin. Türkiye’nin dışarıda gösterilen yüzü, 17. yüzyılın üstüne çıkmaz. Bunu, Fransız Dışişleri bakanı bugün soruyor, bizim dışişleri bakanına: “Bugün ne yapıyorsunuz onu gösterin” diyor. Siz, “17. yüzyıldan yukarı çıkamıyorsunuz” diyor. Bütün hikaye bu.

çağatay odabaş.: Bu anlattıklarınız ve yaşadıklarınız sonucunda, Burhan Doğançay bütün bu başarıları ve müzeyi yaratırken yalnız ve tek başına oldu diyebilir miyiz?

burhan doğançay.: Bana yeteneğimle ilgili Guggenheim müzesi müdürü Thomas Messer, -veya bir Jacques Rigaud, D’Orsay’in president’ı, diğer müze müdürleri, yahut yazarlar,- aynen şunu söyledi: “senin yaptığın mucize değil, mucizenin de mucizesi, seni 1962’de tanıdım, yanında bir tek Tanrı vardı, şimdi yanında yine bir tek tanrın var”. Her sahada olduğu gibi kabiliyetin olacak, biraz da şans, bir de Allah’ın yardımına ihtiyacın var. Bunun dışında biz onlara gavur diyoruz, ama o yabancılar, bana 5 tane kitap çıkarttı. 3 tanesini Amerikalılar, 1 tanesini Fransızlar, 1 tanesini de Almanlar çıkardı. Şimdi benim üzüldüğüm bir nokta da bu. Doğançay müzesinde bile, biz bir ibare koyduk gördüğünüz gibi: “Doğançay kitaplarını almak isteyenler, amazon.com’dan alsın” diye. Çünkü bizde de yok bu kitaplar ve hiçbir yayınevi getirmiyor. Şimdi bu kitapları, eğer özel sektör veya devlet alsa, bütün AB devletlerine, -Doğançay olduğu için değil mantık olarak söylüyorum,- onların üniversitelerine, onların kütüphanesine yollasa, bu kitaplar bütün müzelerin kütüphanelerine girse, her şey daha farklı olmaz mı? Yazımın başında da belirttiğim gibi, Burhan Doğançay’ın anlattıkları, onun en son başarısı olan Doğançay Müzesi’nin ve diğer gerçekleştirmiş olduğu sanatsal çabalarının ne kadar önemli ve hak edilmiş olduğunu kanıtlıyor sanırım. Türkiye’deki sanat ortamına bir müze kazandıran, bu önemli sanatçımızın, kıymetini bilmeliyiz ve oluşturmuş olduğu bu müzeye de sahip çıkmalıyız. 114 ülke görmüş, 75 yıllık dolu bir yaşamın neticesinde, çok kıymetli eserler veren bu önemli sanatçıyı, ben ve benim gibi genç ressamların da örnek alması gerekiyor..!

Kaynak:

Çağatay Odabaş, Burhan Doğançay İle Bir Görüşme, Sanat 1, İstanbul, Nelli Sanat Evi Yayını, 2005, s. 110-125.



        


 
 
Copyright © 2005-2013 ozkaneroglu.com - Sitenin yayın hakları Özkan Eroğlu’na aittir. Kaynak göstermek şartı ile alıntı yapılabilir.