adidas tubular adidas yeezy adidas gazelle adidas schuhe new balance nike air force adidas zx flux nike air max 90 asics schuhe nike air max adidas nmd adidas superstar converse schuhe nike air max thea adidas stan smith nike air max 2016 nike huarache adidas ultra boost nike free

Özkan Eroğlu
 
Generic Cialis Soft Kamagra Jelly Generic Female Viagra Generic Viagra Super Active Generic Priligy Generic Cialis Professional Viagra bestellen Viagra Tabletten Cialis kaufen Cialis Generika kaufen Viagra kaufen Cialis 20mg Pas Cher Acheter Generic Propecia Acheter Super Avana Levitra en ligne Viagra gebruiksaanwijzing Lida Afslankingskoffie Viagra kopen Priligy kopen met 60mg Dapoxetine Kamagra kauwtabletten kopen Sildenafil Priligy Cialis Jelly Cialis Original Viagra Generico Cialis Originale Kamagra 100 mg Kamagra Oral Jelly
Ana Sayfa  |  Özgeçmiş ve Faaliyetler  |  Makale ve Deneme  |  Köşe Yazıları  |  Misafir Köşesi  |  Duyurular  |  İletişim
cialis generika kamagra australia cialis preise cialis kaufen cialis bestellen levitra generika viagra online kaufen kamagra bestellen cialis generika kamagra oral jelly kamagra 100mg prix cialis cialis generique kamagra gel viagra prix viagra pour homme acheter cialis kamagra prix viagra pas cher cialis 20mg levitra 20
 
  GNOSTİK BAKIŞ / CEMŞİR ADALI

Montaigne ne demişti? “İnsana özgü olan hiç bir şey bana yabancı değildir”. Bugün dünyanın geldiği noktada aklın iflas ettiğini görebiliyoruz. Artık insan denen varlığın akılsız olduğu veya aklını kullanamadığı bütün halleriyle gözlerimizin önünde. Kötülük ve iyilik de, tamamen akılla ilgili duruyor. Kötülük de iyilik de akılla değil ama akıl düşüncesiyle anlam kazanan tanımlar. Bugün gelinen ve içinde bulunduğumuz zamanda, bütün bunların yeniden sorgulanması gerekiyor diye düşünebiliriz.


Gnostisizm, Tanrı varsa ve iyiyse, bütün kötülüklere nasıl izin verir sorusunu sorar ve meseleyi biri iyi, diğeri kötü iki tanrıyla açıklar; böylece her şeyi tek bir şeye indiren geçmiş zamanların tarihi düşüncesine karşı çıkar. Özellikle Batının Gnostik yapıya yüzyıllardır karşı çıktığını biliyoruz. Batının tekilci anlayışı, birçok vahşete varmıştır. Buna Doğu da ayak uydurmuş durumda ve böylece dünya bir uçuruma doğru sürüklenmektedir. Tekilci anlayışın çok tehlikeli olduğu ve her zaman kötülüğe ve vahşete neden olduğu bilinmektedir.


Cennet öyküsünü aklımıza getirelim; insan günah işlemiş ve bunun karşılığında da cennetten kovulmuştu. Yasak elmayı yemeden önce, iyilik ya da kötülüğün anlamını bilmiyordu. Kötülüğün cezası insanın dünyaya gönderilmesi oldu. Dünya bir cezaeviydi. Cennetin sonsuzluğuna karşın dünyada sonluluk ve ölüm bulunmaktaydı. Tam bu noktada şu soru akla gelmekteydi: “Tanrı varsa ve iyiyse, bu kötülüklere neden izin vermekteydi?” bu soru sorulur sorulmaz, aman bu soruyu sorma, soruyorsan kötülük de yapabilirsin ile insan susturulmuş ve böylece kötülüğü düşünmemesi istenmiştir.


Kötülük tamamen Tanrı’nın düzenini ortadan kaldırmaya ve içinde bulunduğumuz dünyayı deforme etmeye yönelikti. Bu durumda kilise kötülüğü, karşıtı olan iyilikle yumuşatmaya çalışmıştır. Kilise insanlığı şuna inandırmıştır: Kötülüğün olmadığı yerde iyiliğin de anlamı kalmaz. Kötülük, sadece iyiliği göstermek için vardır.

 

*Gnostik anlayışa göre insan, bu dünyada yaşam sürmesine rağmen, bu dünyadan değildir, yani bu dünyaya yabancıdır. Kötülüğün kökeni konusu üzerine düşünen Gnostik’lere göre tek bir evren, tek bir evrenbilim, tek bir yaratılış ve tek bir tanrıdan yola çıkan dinlere karşı gelerek, varoluş nedeninin birbirinden farklı iki güce dayanması gerektiğine inanılır. Buna göre kötülük iyiliğin öteki yüzü değil, iyilikten bağımsız bir gerçeklikti. Böylece bundan kötülüğün tanrısıyla iyiliğin tanrısının aynı yaradan olamayacağı sonucunu çıkartıyorlardı. Aydınlığın gücüyle karanlığın gücünün birbirinden bağımsız iki farklı güç olması gerektiğini düşünüyorlardı.

 

Heidegger’den ikibin yıl önce onunla aynı kavramları kullanan antik çağın bu varoluş filozofları, insanın yabancısı olduğu bir varoluşun içine fırlatıldığını ve bu varoluş içinde de mutsuz olduğunu dile getirmişlerdir. İnsanın içine fırlatıldığı bu dünyayla bir ilgisi olmadığı gibi, ışıktan düşerek gelmişti yabancısı olduğu bu varoluşa ve onun özünü ışık oluşturmaktaydı. Varolmayı, Heidegger’e göre kabullenmek zorunda kaldığı bir yük olarak algılıyor, bedenin içinde tutuklu olan özünü bir acı çekme kaynağı olarak görüyordu. Bu dünyada karanlık gücün tutuklusu olmuştu insanın ruhu; özlemi, yabancısı olduğu bu dünyadan ve onu bu dünyaya tutuklu kılan kötülükten kurtularak ışıktan olan özüne, kendi benliğine geri dönmekti.

 

Bundan ikibin yıl önce gerek Helenizm, gerekse Hıristiyanlığın evrenbilimine karşı çıkılıyordu. Bedeni ve maddeyi yaratan Tanrıyla, ruhu ve ışığı yaratan Tanrı kesin bir ikilikle birbirinden ayrılıyordu. İnsana içsel bir aşkınlık olarak sunulan Pneuma (Ruh) ile amaç, kötülükle eşdeğer olan maddeyi aşarak iyiliğe kavuşmaktı.

 

*Dünyadan kurtulmak isteniyorsa, dünyanın çöküşünü göze almak gerekiyordu. İnsanı yaratan ve evrene bir düzen getiren, aynı zamanda kurbanlar isteyen ve dünyayı sellerle yok etmeye çalışan, yeryüzüne çekirge sürüleri, depremler, felaketler gönderen ve son aşamada oğlunu öldüren bu Tanrı, kötü bir iblisten başka bir şey olamazdı. İnsanlara hiç bir vaatte bulunmamış ve dünyayı yaratmamış olmasına karşın onları kurtaracak Tanrı, yabancı bir Tanrı’ydı. İnsanın kurtulması ise evrenin bu tuzağını görmesine ve anlamasına, yani, sözcüğü sözcüğüne Yunanca “bilgi ve anlama” demek olan “gnosis”e bağlıydı.

 

MS. 325’de İznik’te toplanan ilk Hıristiyanlar konsülü Hıristiyanlığı tanımlıyor, katolikliğin temel taşlarını atıyor ve Gnotisizme karşı, Tanrıyı savunmaya koyuluyordu. Bu bağlamda katolikliğin, gnostiklere karşı verilen savaşta belirlendiğini ve güçlendiğini söyleyebiliriz. Dahası, bütün skolastik düşüncenin gnostisizme karşı bir dizge olarak kurulduğunu savlayabiliriz. Felsefenin bütün bu yüzyıllar boyunca el ele yürüdüğü kilise, gnostisizmin köktenciliğini, dünyayı iyi bir tanrının yarattığı, ancak insanın kötü olduğu ve kötülükler yaptığı düşüncesiyle hafifletmeye çalışmıştır.

 

Kıyameti bekleyen gnostiklerin bu isteğinin bir türlü gerçekleşmemesi, yanı sıra Tanrı’nın herşeyi bilmesine rağmen, gelen kötülükleri engellememesi, dolayısıyla bir tür Tanrının kendi kazdığı kuyuya düşmesiyle eş anlam taşımaktaydı. Bin yıl süresince bastırılan gnostisizm, ortaçağın sonuna doğru yeniden dirilmiştir. Bin yıl süresince kilise kendinden olmayanı, dolayısıyla bunun içinde yer alan gnostikleri de cezalandırmıştır. Bu bir tür “öteki”ye tahammülsüzlüktü. Kilise yeni bir tanrı savunusu getirmeliydi. Ortaçağın sonu, yeniçağın başında reformasyon ve aydınlamacılık takviyeli yeni bir tanrı savunusu geliştirmeyi başardı Batı filozofisi. Bir kez daha yok etmeyi, kabagüçle değil akılla başaracaktı. “Aklın yolu birdir” ilkesine uyularak gnostisizm dünya tarihinde ikinci kez aşılıyordu.

 

Leibniz, dünyaya yabancı tanrıyı büyük bir beceriyle dünya akıllısı bir tanrıya dönüştürerek, son derece akıllı bir çözüme ulaşıyordu: Tanrı, kötü değildir. Fakat tanrı dünyaya yabancı bir tanrı olmadığı için yalnızca iyi niyetli de değil, tersine akıllı ve gerçekçi bir tanrıdır. Sonlu bir dünyada her şey sonlu olduğu için, kusursuz olamaz ve olmamalıdır. Tanrının amacı, dünyaların en iyisini değil, olası dünyaların en iyisini yaratmaktır. Bu nedenle tanrı, iyiliğin arasına kötülük de serpiştirmiştir. Dolayısıyla tanrı, olası dünyaların en iyisinin en iyi tanrısıdır. Sert eleştiriler almıştır bu tanrı savunusu. Hegel’e göre bu kuram, “başından sonuna kadar metafizik bir roman”dır.

 

Kötülüğün çözümü bulunmuş, aydınlanmacılığın üçlü birlik kuralıyla-akıl eşittir doğa eşittir tanrı denklemiyle- yeniçağın alışkanlığı olacağı üzere, artık akıl kendine karşı ve kendine aykırı olan güçleri kendine mal ederek kendi içinde eritmeye koyulmuştur. Demek ki tanrı sorununa bir yararlılık derecesinden bakacak olursak, iyilik maksimumuna ulaşmak için kötülük minimumuna göz yummak zorundadır (Odo Marquard).

 

Özetle söylemek gerekirse, aydınlanmayla birlikte yeniçağ, “dünya yabancılığını olumsuzlayarak dünyayı olumlamaktadır (Marquard).

 

Yeniçağ, yine de gnostisizme karşı tanrıyı savunurken Rousseau’nun kültür pesimizmi, Kant’ın aklın sınırlarını belirlemesi ve sonraları Nietzsche’nin tanrıyı ve Heidegger’in filozofiyi öldürmesiyle gnostik geriye dönüşler yaşanmıştır.

 

Kusursuz görünmesine karşın, Leibniz filozofisinde açıklığa kavuşmamış çok önemli bir nokta vardı: Eğer tanrı iyi değil de, ancak olası dünyaların en iyisini yaratabilecek bir güce sahipse, neden dünyayı yaratmaktan vazgeçmemişti? Neden dünyayı yaratmakta ısrar etmişti? Bu sorunun Kant ve Fichte’den gelen köktenci yanıtı, “dünyayı yaratanın tanrı değil, insanın ta kendisi olduğu”ydu.

 

Cennetten kovulduğu andan itibaren dünyanın sorumlusu insanın kendisiydi. Yaradan artık tanrı değil, insandı ve “kendini yaratan bu insan” kesin bilimlerin deney ve kullanım dünyasını (Kant) yarattığı gibi, ahlaksal değerlerle (Kant) tarihi de (Fichte, Hegel) kendisi yaratmıştı.

 

Tarih, insanın cennetten kovulduğu an başlıyordu. Cennetten kovulmayla insan, kendi yaratısı olmayan bir sonsuzluktan kendi yaratısı olan bir sonluluğa geçiyordu. Daniel Bell’in “eskilerin sonuncusu, yenilerin ilki” dediği Hegel’le birlikte gelen tarih filozofisi, büyük bir denge değişikliğine yol açıyordu. Hegel’le birlikte, o güne değin tanrıya özgü olan “öngörü”, mutlak bellek, tanrıdan alınarak tarihe veriliyordu. Zamansızlıktan zamana, cennetten dünyaya geçildikten sonra artık her şey insanın ve tarihin elindeydi. “Tarih filozofisi” kavramı bile eskilerin anlamayacağı bir şeydi. Eskiden filozofi zamansızlığın uzamıydı. Oysa şimdi, insan aklının geliştiği yer, zamana ve tarihe dönüşüyor; anlam artık zamansızlıkta değil, sonlulukta ve tarihte aranıyordu. Böylece kötülüğün kökeni artık tanrının eksikliğinde ya da kötülüğünde değil, tarihin ve insanın kötülüğünde aranmalıydı. Metafizik yerine insanbilim, mutlak yerine tarih filozofisi.

 

Dünya tarihi dünya aklının yargılandığı bir mahkemeye dönüşüyordu böylece. Ancak yargı, tarih sona ermeden verilemeyeceği için, o güne kadar geçerli olan doğal yasalar ve değerler geçerli birer ölçüt olmaktan çıkıyorlardı. Bu, bütün değerlerin denge değiştirmesi, aklı yargılayacak dinsel ve ahlaksal değerlerin tükenmesi demekti. Başkaldırının ve gnostisizmin “nötr”leştirmesi daha da keskinleşebiliyordu bu yöntemle; “İmparatorun hakkı imparatora, tanrının hakkı tanrıya” (Luka 20, 25) ilkesine uyarak kiliseyle bilim, iktisatla sanat, politikayla ahlak birbirlerinden ayrılıyor, özerkleşiyorlardı.

 

Çağa damgasını vuracak olan sözcük, “özerklik”e dönüşüyordu böylece, çeşitli kötülükler de özerkleşiyor; sayıları artıyor ve artık ahlaksal kötülükle sanatsal ya da ekonomik kötülüğün hiç bir ilgisi kalmıyordu.

Dünya tarihinin bu gelişim sürecini ve Geist’ın gerçek oluşumunu dile getirmesi, kendi öykülerinin değişen sahneleri bir yana- tanrının tarihte kendini savunmasıdır der Hegel. Hegel, mutlak bir geist’a inanmasıyla eskilerin sonuncusu, tarihin doğadan ve tanrıdan bağımsız olduğunu ilan etmesiyle ise yenilerin ilki olmuştur.

 

Tarihi yaratan öznenin insan olması gibi, tarihi oluşturan tarih bilincinin öznesi de insandı. Tanrının sırtındaki yük alınıp, insana yüklenmişti. Tarihi ve insanı kurtaracak olan artık tanrı değil, insanın ta kendisiydi.

 

Dahası, artık insan tarihi yaratmakla kalmıyor, giderek tanrıyı da terk ediyordu. Daha zamanında “tanrı artık çok yalnız” diye yazmıştı Pascal. Hegel de yalnızca tarih filozofisinin kurucusu olarak anılmıyor, aynı zamanda tanrının yalnızlığını alıntılayan ve daha da ileri giderek yeniçağın duygusunu tanrının ölümüyle dile getiren biri olarak biliniyordu. Tinin Görüngübilimi’nde tanrının ölümüne ilişkin o “mutsuz bilinci” dile getiriyordu. Heine de 1895 yılında “Almanya’da Dinin ve Filozofinin Tarihi”nin ikinci kitabını, “Çanların çaldığını duyuyor musunuz? Diz çökün! Ölen bir tanrıya ekmek ve şarap getirin!” cümleleriyle bitiriyordu. Sonunda yarattığı insana hüzünle bakan zavallı ve yaşlı bir tanrıya dönüşmüştü artık tanrı (Nietzsche) ve insanların zalimliği karşısında üzüntüsünden ölüyordu. İnsanlar tanrıyı öldürmüşlerdi.

 

Acıların ve kötülüklerin kol gezdiği bu dünyada tanrı ancak ölümüyle ve yokluğuyla savunulabilirdi. Tanrıdan kalan boşluğu ise- Nietzsche, insanı bu konuda uyarmıştı- insanın kendisi doldurmak zorunda kalıyordu bundan böyle; değerleri yeniden sıfırdan üretmesi gerekiyordu. İşin kötü yanı, tanrının olmadığı bir dünyada kötülükten ve iyilikten söz etmek, insanda uzam ve zaman ötesi bir vicdanı varsaymak demekti.

 

İyi ve kötü ötesi dahası özne ötesi bir dünya, ancak barbarlığa uzanırdı. Çünkü Ebeling’e göre, öznenin yitimi söylemi, insanın elindeki son yargı aracını da alarak, insanı gerçek bir boşluğun içine fırlatıyor ve havada asılı kalan ahlaksal yargılarla insanlık, vahşete doğru yol alıyordu. Çünkü tanrının ölümüyle açılan boşluğu ancak özne doldurabilirdi. Çünkü bir tek “kendini bilen” ve dünyayı algılayan özne, düşünme yeteneğine sahipti. “Düşünüyorum, öyleyse varım” söylemi, düşünen bir öznenin kendini dile getirmesiydi. Ancak düşünen bir özne, iyilikle kötülüğü ayırt ederdi. Öznenin yitimi, bir anlamda kötülüğe hodri meydan diyor, ortak bir teröre yol açıyordu.

 

Zor bir açmazdaydı düşünce: Ya Kant’ın “kökten kötü” kavramını benimseyerek, insanın içindeki kötünün varlığını kabul edecek ve gnostisizmin kapılarını aralamak zorunda kalacak, ya da kötülüğü gündeliğe indirgeyerek “kuşkuculuk”u ön plana çıkaracaktı.

 

Bizi bekleyen ne olursa olsun, ömür boyu kendimizle başbaşa kalmak zorunda olduğumuzu bilen insanlar, en iyi insanlar olacaktı.

 

Kötülük ve özne bir kutupta, görecelik ve özne yitimi öteki kutupta yer alıyordu.

 

İnsan, tanrının ölümünden sonra dünyanın efendisi olma durumunu “akıl” sayesinde korumuştu. Artık akıl da geçerli bir ölçüt olma özelliğini yitiriyor, göreceleşen kötülük, dünyada at koşturuyordu.

 

“Her insan ölümlüdür” cümlesi, “her insan öldürülür” cümlesine dönüştüğü anda öznenin özne olma özelliği ve aklın kendisi sorgulanmaya başlanıyor, insanın özne olma özelliği elinden alındığı zamansa, kötülük gündelikleşiyordu.

 

Klaus Mann, 1965 yılında dünyanın bugünden ya daha iyi, ya daha kötü olacağı kehanetinde bulunmuş. Ya evrensel karmaşa, ya evrensel düzen vardır, arada bir şey değil. Artık yalnızca bir tek adımın mümkün olduğu bir duruma ulaştık; ya genel yıkıma, ya da genel kurtuluşa doğru adım atacağız. Herkes bu seçimin sorumluluğunu taşımaktadır. Ya hep, ya hiç ilkesinde tarafsızlık yoktur. Ya kurtuluş ya barbarlık ilkesinden çoktan ödün verdik ve ne kurtuluşa ne barbarlığa sürüklenen bu dünyaya kurulduk. Geleceğimiz belirsiz olmasına belirsiz ama her şeyi aynı potada eriten ve her şeyi belirsiz ve ayrıcalıksız kılan bu dünyaya artık alıştık. Ya hep, ya hiç ilkesinin bir hayal olduğunu hepimiz biliyoruz.

 

İçinde bulunduğumuz bu durumun sorumlusunun Platon’dan bu yana her şeyi tekliğe ve birliğe indirgeyen düşünce olduğunu söylüyoruz söylemesine ama bunu aşmanın çok güç olduğunun da farkındayız; yüzyılların alışkanlığına karşı koymanın ve onun sınırları dışına çıkmanın çok güç olduğunu biliyoruz.

 

*Tanrıyı bire indirgemiş olduğu gibi, doğruları da bire indirgeyen bir tarih var karşımızda. Bu “tekliğe doğru yönlendirme” tuzağına düşmeyen düşünür yok neredeyse yüzyılların Batısında; gnostikler gibi tekliğin egemenliğine ayak uydurmayan düşüncelerse baskının çeşitli yöntemleriyle bastırılmış durumda. Ayırmak değil, birleştirmek olmuş batının yüzyıllar boyu amacı, her şeyi ortak bir bilinende bir araya getirmek olmuş.

Karanlığı ve aydınlığı, barışı ve savaşı, sevgiyi ve nefreti aynı güçte birleştirme isteği içinse acımasızca bütün ayrımları yok etmek, ürkütücü bir tekliğe ulaşmak zorunda kalmış; hep benzerden ve aynıdan yola çıkmış; her şeyi genel bir bütünde toplamak istemiş.

Felsefe yapabilmek için kavramlara ulaşmak, kavramlara ulaşabilmek içinse genellemeler yapmak gerektiğini düşünmüş. Her şeyi ortak bir kökene değin geri götürerek, ortak bir bölünende birleştirmiş. Yaptığı genellemelerle her şeyi tek bir şeye, tek bir dünyaya, tek bir tanrıya, tek bir akla vb. indirgemiş. Nasıl tek bir güneş ve tek bir ay varsa, tanrının da tek olması gerektiğini düşünmüş. Her şey tek bir tanrıya indirgenince ise açıklama dışı kalan sorular ya bastırılmak, ya da mümkünse yok edilmek zorunda kalınmış. Filozofi adına yapılan genelleştirmeler filozofinin ön koşulu sayılmış. Üstelik Batı filozofisi dışında bir filozofi olamayacağı, çünkü filozofinin yalnızca Batıda akıl ve tanrı gibi genel kavramlardan türetildiği düşünülmüş. Filozofinin temelini oluşturan kavramsal düşünce ise, genellemelere varabilmek için genel, özdeş ve türdeş olanı betimleme sorunuyla karşı karşıya kalmış. Bu yüzden farklılıkları ve çeşitlilikleri her zaman genellemelerden yola çıkarak tanımlamış. Genellemeler ve ortaklıklar filozofinin ön koşulu olmuş.

 

*Platon’dan bu yana egemen olan bu “bilgikuramsal tekilcilik” ise çok geç eleştirilmeye başlanmış, çünkü sonunda Derrida, Lyotard, Sloterdijk gibi düşünürler tekilci ve bütüncül filozofilerin kaçınılmaz olarak katliamlara uzandığını düşünmeye başlamışlardır. Dahası Lyotard, bir manifesto niteliği taşıyan kitabı “Postmodernizm Nedir?”de, bütüncüllüklere savaş açtığını duyurmuş: “Bütüncül ve tekil olana, kavramla duyumsallığın barışmasına, görünür ve iletişimsel deneyimin bir araya getirilmesine ilişkin duyduğumuz özlemin bedelini çok ağır ödedik. Sakinleşme ve rahatlama özlemi altında yeniden terör yapma isteğini hissediyoruz gizlice; gerçekliğe sarılma fantazmasını gerçeğe dönüştürme isteğini hissediyoruz. Bütün bunlara verilmesi gereken yanıt: Bütüne savaş açalım, görünmeyen için tanıklık edelim, karşıtlıkları harekete geçirelim. İsimlerin onurunu kurtaralım.”

 

*Dünyaların ve dünyadaki söylemlerin çeşitliliği Lyotard’a göre “iletişimsel basitleştirmeye” karşı koymaya ve farklılıkları vurgulamaya zorluyordu düşünürü.

 

*Algılanan dünya (nesne) tek ve birken, diğer taraftan bunu algılayanın, yani aklın da tek ve bir olması gerekiyordu. Dolayısıyla gerek öznenin, gerekse nesnenin tek olması gerekiyor, yeniçağ, tanrının yerine aklı koyarken, aynı tekilciliği yeniden uygulamış oluyordu.

Tanrının yeri göklerken, yeniçağ aklının yeri insanın beyniydi. Her ikisinde de bir tekilcilik söz konusuydu. Derrida bu tekilciliğe “dekonstrüksiyon” adını verdiği yöntemle nasıl son verilebileceğini irdelemiştir. Düşüncesine Heidegger’in “Özdeşlik ve Farklılık” isimli metnini temel alarak egemen eğilimin nasıl her şeyi tekliğe doğru yönlendirdiğini araştırarak başlamıştır. Tekliğe karşı, gnostisizmin ikiliği.

Derrida, genellemeler yapan filozofiyi eleştirmekle kalmaz, “koşul” kavramının kendini bile sorgulayarak, bütüncül özdeşlik söylemlerinden kurtulmaya çalışır. Yüzyılların kalıbını kırmak neredeyse olanaksızdır. Yeni bir söylem geliştirmenin güçlüğü bir yana, geliştirilmesi istenen bu söylemin, varolan bütüncül dilin ve egemen söylemin karşısında değil, yanında yer alması gerekmektedir. Çünkü bir şeyin karşısında olmak demek, aslında köktenci olabilecek bir düşüncenin bile, hemen varolan dizgenin içinde eritilerek, zarara uğramasına göz yummak demekti. Dekonstrüksiyon Derrida’ya göre “totaliter tehlikeyi ayrımsayarak ona karşı savaşmak” anlamına geliyordu.

Bütüncüllüklere karşı savaşmak için, varolan dünyaya ve akla alternatif olabilecek bir başka dünya görüşü sunmamak gerekiyordu. Çünkü o zaman dekontrüksiyonun kendisi totaliter bir söyleme dönüşürdü. Yapılması gereken, bir karşıt görüş ya da alternatif oluşturmak değil, var olan söylemin yalnızca yanında, yani onunla yan yana yer almaktı. Çünkü varolan dizge ve varolan söylem, karşıtlara da kendinin bir parçası gözüyle bakarak, onları karşı olma özellikleriyle dizgesinin içine almıştı. Karşıtlıklar birbirlerini tanımlamak için vardı: Sıcak, soğuğun karşıtı olduğu kadar soğuğu da tanımlıyor; kötülükse iyiliğin varlığına işaret ediyordu. Çünkü amaç, farklılıkları belirginleştirmek değil aynı potada eritmekti. Aynı potada eritmeye karşı olan farklılıklar, dizge içinde bir tehlike oluşturuyorlardı. Bu yüzden onları aynı potada eritmenin mümkün olmadığı yerde kabagüçle ortaya çıkıyordu.

 

*Derrida, tek bir anlam peşinde koşmuş olan Batı bütüncüllüğüne nasıl savaş açmışsa, gnostik ikiciler de zamanlarında varolan tekilciliğe karşı savaş açmışlar, ancak bu savaşı verirken, varolan tekilciliğin yalnızca ve yalnızca yanında yer almaya özen göstermişlerdir.

Gnostik ikicilik, bugün bile her şeyi tek bir anlama indirgemediği için akıldışılıkla suçlanmakta. Gnostisizm, tez, antitez, sentez denklemiyle de zararsızlaştırılamıyor, kötülükle iyilik, “biraz iyi, biraz kötü” bir tanrıda birleşemiyor, Kant’ın “mutlak kötü”sü ve “mutlak iyi”si de bir araya gelerek göreceleşemiyordu.

Her şeyi tekilciliğe indirgemek ve tekil olarak açıklamak isteyen filozofi, sonunda tek din, tek dil, tek ulus, tek bayrak istemleriyle farklılıklara savaş açıyor, farklılıklara tahammül edemeyen bütüncül düşünceler, farklılıkları yutuyordu. Bu bağlamda yüzyıllar boyu takip edilen, işkence gören ve yok etmenin çeşitli yöntemleriyle ortadan kaldırılan gnostiklerle, tüm vahşet kurbanları kardeşti.

İşte bu nedenle Lyotard, farklılıkları harekete geçirmekten ve farklılıklara onurlarını yeniden kazandırmak gerektiğinden söz ediyor, her şeyi tek bir şeye indirgeyen düşünceye savaş açıyordu. Nitekim Derrida, saygı ilkesini dekonstrüktif yöntemin en başına bu nedenle koyuyor; herkesin kendiyle ve başkalarıyla olan ilişkisindeki farklılık hakkını savunuyordu.

 

*Yeterince mesafe kazanmayı başarıp, yüzyılara uzaktan baktığımızda, farklılıkları, aykırılıkları ve yabancılıkları yok etmeye ya da kendine mal etmeye çalışmış yüzyıllar olarak görünüyor hepsi gözümüze. Hatta Hıristiyanlarla birlikte katledilebilecekleri durumlarda bir başrahip açıklaması: “Hepsini yakın. Tanrı kendi kullarını ayırt eder” olmuştur.

 

Gnostisizmin ikiciliğinden öğrenmemiz gereken bir başka şey, tek tanrıcılığın, bizlere yüzyıllar boyunca öğretildiği gibi, bir “uygarlık” ölçütü olmadığı, tersine tekilciliğin ve bütüncüllüğün başlangıcı olduğuydu.

 

Bütüncüllük tuzağına düşmemek için, dekonstrüksiyonun yalnızca bir strateji olduğunu vurguluyordu Derrida; bütüncül düşünceleri parçalamaya yönelik bir stratejiydi yalnızca, genellemelerden uzaktı.

 

Nah Hammadi belgeleri bir şeyi kanıtlıyordu: Soybilim ilkesi, yalnızca tekilcilik isteminin bir uzantısıydı.

Kökencilik, aynı kökenden gelmeyen, soydaş olmayan insanların yadsınmasını içeriyordu.

 

1945 sonrası, birdenbire geçmişten bağımsız bir bugünün içine düşüverdiğimiz için, geleceği yeniden nasıl kuracağımızı bilemiyorduk. Bu yüzden tarih sonrası bir zamanda bulunduğumuz konusunda düşünürler hem fikirdi. Sloterdijk, Baudrillard, Macho gibi filozoflara göre artık yalnızca modernizm ötesi değil, aynı zamanda tarih ötesi bir durumda bulunuyorduk.

*Cennetten kovulmayla başlayan tarih, 1945’le son bulmuş durumdaydı. Bundan böyle gelecek yoktu (No future), belki de bu no future’u Batı düşüncesine verilen bir ceza olarak algılamamız gerekmekte. Ancak kendimizi varolan kıyamet kehanetlerine kaptırmak yerine, bugünümüzü ve geleceğimizi bütüncüllüğün tuzağına düşmeden nasıl kurmak istediğimizi düşünmek zorundayız. Soybilimin değerlerine geri dönerek köktenci ve merkeziyetçi değerler yerine birçok merkeze birden sahip olan değerleri bulmamız gerektiğini söylemekte artık düşünürler. Böylece  geleneksel biçimler parçalanarak yeniden sorgulanmakta.

*Gnostisizm, bu bağlamda, her şeyi hep aynı şeye indirgeyen dizgeye yüzyıllar boyu karşı koyarak klasik varlıkbilimin “organik bütün” düşüncesine de bir darbe vurmuştur. Çünkü Batı filozofisinin “korpus” düşüncesine göre, organik bir bütün, onu oluşturan parçaların toplamı olduğu gibi, bütünün kendisi, onu oluşturan parçalardan her zaman daha iyiydi. Derrida’dan iki bin yıl önce bütünlükler parçalanmıştı. Yan yana getirilmesi olanaksız iki gerçekliğin, iyiliğin ve kötülüğün, karşı karşıya getirilerek tek bir bütün içinde eritilmesi, gnostisizmin mantığına aykırıydı.

*Nitekim Derrida da ısrarla karşıtlıklarla düşünmenin tehlikesini vurguluyordu. Aydınlıkla karanlığın bireşimi alacakaranlık değildi; tersine alacakaranlık, kendi başına apayrı bir gerçeklikti.

*Gnostikler, birbirlerinden farklı özelliklerin, yabancılığın ve yerleşikliğin, aydınlığın ve karanlığın, iyiliğin ve kötülüğün birbirlerini tamamlayan güçler değil, birbirleriyle ancak yan yana yer alabilecek güçler olduğunu düşünüyorlardı.

*Dünyanın anlamı tek ve bir olmaktan çıkıyor, anlamlar ve dünyalar çoğullaşıyordu. “Hakikat” ve “mutlak” anlayışı gnostisizimde ikiye çıkarılıyor, “postmodernizm”in onca düşman bulan çoğulculuğu, ikibin yıl önce başlamış oluyordu.

 

Aydınlanmanın “ilerleme ve uygarlık düşüncesi”ni de bir mitos olarak düşünmemiz gerekiyor. Çünkü bu mitosa göre Avrupa, varolan dünyaların en iyisi rolüne bürünüyor, geri kalan “yabanıl” dünya ise kimi zaman korku, kimi zaman nostalji kaynağı oluyordu. Aydınlanmacılığa göre insan, aklını kullanarak doğaya hakim olacak ve uygarlaşacaktı. Teknolojiye duyulan inanç sonsuzdu ve bilim, bir numaralı uygarlık ölçütüydü. Teknolojiyle ileri atılan her adım, bir öncekinden daha ileri olacağı gibi, aydınlanmacılığın insanı hem önceki çağlardan daha ileri, hem de öteki toplumlardan daha gelişmiş olacaktı. Aklını kullanan Avrupalı, doğanın efendisi olurken, “barbar” dünyanın da yaradanı olacak, kendi uygarlığını dünyanın geri kalmış ülkelerine götürecekti. Lévi Strauss, bu anlayışa karşı çıkarak Avrupa’nın “uygarlık misyonerliğini” kısa bir formülle dile getiriyordu: “Bana dahil olmayan-daha aşağı bir ırk ya da toplumsal evrimin eskimiş bir biçim- benden daha kötüdür.

 

*Batıda eskilerde kalmış din mitosunun yerine kendini yaratan insan mitosu getiriliyor, ancak kendini yaratan insan her zaman beyaz, akılcı ve Avrupalı oluyordu.

 

Kültürlerin tekil değil, çoğul olduğunu ilk kez 1951’de UNESCO için hazırladığı “Irk ve Tarih”te, yine Lévi Strauss dile getiriyordu.

Lévi Strauss, yeni çağ anlatısına “Fransız Devrimi Mitosu” diyor, bu devrimin getirdikleriyle götürdüklerini tartışıyordu. Çünkü, aslında bu mitosun kendisi, tarihe karşı gelerek kendi dışında bir şeyi kabul etmiyor ve bir “monomitos” olma özelliğini koruyordu.

18. yüzyılın ortalarında dünyaya yerleşen bu kavram, önceki tarihleri silkeleyip atıyor, tahta kendi kuruluyordu. Bundan böyle tanrıdan boşalan yeri yine tek bir tarih, tek bir akıl, tek bir özgürlük ve tek bir öykü dolduracaktı; çeşitli öykülere ve çeşitli tarihlere yan yana tahammül edilmiyordu.

İnsan, gerek “metafizik bir gereksinim (Schopenhauer) duyan, gerekse öykülere gereksinen bir yaratıktı. Öyküleri azaltmak olmamalıydı yeryüzünde amaç, tersine onların çeşitliliğine izin verilmeliydi. Reinhard Koselleck “tekilleştirme yüzyılı” diye söz ediyordu aydınlanmacılıktan; eskiden nasıl tanrı anlatısı uğruna bütün anlatılardan ödün verilmişse, şimdi de aydınlanmacılığın akıl ve tarih anlatılarıyla bütün öteki anlatılar belleklerden siliniyordu.

 

*1796’da Schelling, “yeni bir mitos yaratmamız gerekiyor” diye yazıyordu, “akıl mitosunu yaratmak zorundayız.” Akıl mitosunu yaratan kişi Schelling olmadığı gibi, yaratılan bu “yeni aklın” mitosu, birdenbire herşeyi yenileştiriveriyordu: Yaratılan yeni mitos “yeni”nin mitosuna dönüşerek, bu yeniliğe her şeyi katıveriyordu: İlerlemenin mitosu, tekniğin mitosu vb. Yeni olan ne varsa, yeni olduğu için iyi ve yeni olduğu için ileriydi. Çünkü ileri olan her şey de yeniydi. Önemli olansa ilerlemek, ilerleyerek daha ileri gitmek, hergün kendimizi yenilemekti. İlerlemenin basamaklarında durunca, bir ilerideki basamağın aynı zamanda daha yeni bir basamak olduğunu da görüyorduk. Dolayısıyla akıl sayesinde her gün biraz daha ileri gidiyor ve her gün yeniliği yeniden üretiyorduk. Yeniçağ, adı üstünde, yeni bir çağdı ve sürekli kendini yenilediği için eskimesi olanaksızdı. Akıl yeniliklere kadirdi.

Yeniçağ, yeniliğin sonsuz mitosunu yarattığını düşündüğü için, “postmodernizm” gibi bir kavrama büyük tepki duyuyor, çünkü modernizmi izlemesi gereken çağın yine modernizmin kendisi olduğunu düşünüyordu.

Yeniçağ da kendi anlatısının dışındaki anlatılara izin vermiyor, dolayısıyla Lyotard, artık yeniçağın getirdiği felaketleri gördükten sonra güç isteminde bulunan anlatıların olanaksız olduğunu vurguluyordu. Oysa güç istemleri bölünüyordu çoğul anlatılarda. Anlatıların sayısı çoğaldı mı, çeşitlilikleriyle mutlağın yerine çoğulculuğu, tekilciliğin yerine çoksesliliği getiriyorlardı.

 

Odo Marquard’a göre çeşitli anlatıların yan yanalığını savunmalıydık. Yalnızca çeşitli doğruların yan yana yer alabildiği bir dünyada vahşete geri dönmemek için, tek tanrıcılık yerine çok tanrıcılığı savunmalıydık yeniden; tekilciliklere savaş açarak, anlatıların çoğalmasını sağlamalıydık. Tekilciliğin yaptırımlarına itaat etmek yerine çoğulculuğun öykülerini anlatmalı, çeşitli öyküler anlatabilme özgürlüğünü yaratmalıydık.

 

*Aklın kendisi de yenilik gibi, ilerleme gibi, teknoloji gibi bir anlatıydı. Herşeyi kapsayan büyük ve bütüncül bir anlatı olarak değil, öteki anlatıların yanında yer alan hoş bir anlatıya dönüştürüldüğü zaman onun da geçerliliği vardı; aksi takdirde baskıcı bir anlatı olarak kalacaktı.

 

Zeus’la Micheal Jackson, Yehova ile Sting eşitleniyor, ancak artık hiçbiri, bütüncüllük isteminde bulunmuyordu. Dünya tektanrıcılığın yoksulluğu yerine çoktanrıcılığın canlılığını ve eşitliğini seçiyor, tektanrıcılığın güç istemini çeşitli mitlere birden bölüştürerek Marquard’a sorarsak, olağanüstü bir denge sağlıyordu.

İlerleyen uygarlığın kendisi de Madonna gibi, Coca Cola gibi, zamanın söylemlerinden ve mitlerinden biriydi. Geri kalan her şey gibi kurmacaydı. Tektanrıcılığın evreninde yok olmak ve bastırılmak zorunda kalmış olan bütün kenar figürleri yeniden canlanıyor, yeniden canlandırılmaları gerekiyordu.

Tektanrıcılığın baskıcı söylemeleri yerine çoktanrıcılığın kurtarıcı söylemlerine geri dönmek zorundaydık. “postmodernist” diye isimlendirilen düşünürlere sorarsak, gnostisizmin açtığı çığırı sürdürmek, birleşmez farklılıkları ayırmak zorundaydık.

 

Gnostisizm, yalnızca varolan tekilciliğe karşı çıkmakla kalmıyor, Hıristiyanlığın anlatısını sürekli yeniden kendini savunmak zorunda bırakıyordu. Lyotard, anlatıların kendini savunusuna filozofi diyor ve oyun kuralının “ya bize katılın, ya da yok olun” şeklinde olduğunu vurguluyordu. Önce Hıristiyanlık, sonra akılcılık kendilerini savunmaktan yorgun düşmüş ve söylenlerinden “kötülük” gibi bir çıbanı bir türlü temizleyememişlerdi.

 

“Yabancı yaşam” kavramı, gnostik söylemde karşılaştığımız ilk büyük simgesel sözcük ve insan söylemi tarihinde de yeni. Bu kavrama Marcion’un “yabancı tanrı”, “yabancı”, “öteki”, “isimsiz”, “gizli” kavramları da eşlik ediyor (Hans Jonas).

Gnostisizm’le dünya tarihinde ilk kez yadsınan, tanrı tarafından biçimlenmiş bir düzen düşüncesiydi. Nietzsche’den iki bin yıl önce dengelerin değiştiğini ve parçalarla bütüne ilişik antik öğretinin gnostisizmle iflas ettiğini vurgulamıştık.

Bütünün, parçaların toplamından oluşması ve parçaların kendilerinden daha iyi olması bir yana, bütünün anlamı da parçalardan oluşmasıyla açıklanıyordu. Parçalar, bütüncüllüğün gerdiği kanat altında mutlu ve huzurluydu. Parçalar, kendilerine sunulan rolü oynayarak bütüne hizmet etmekle yükümlüydü. Bütüne aykırı çıkan her ses bölücülükle suçlanmaktaydı. Ancak parçalar bütüne hizmet ediyordu etmesine ama, bütün, gerçekten, onu oluşturan parçaları nereye kadar kolluyordu? Bu sorunun geç antik çağdaki toplumsal değişiklikten kaynaklandığını savunuluyordu. Çünkü insanlar “Polis”te yaşadığı sürece, bütün içindeki anlamları ve önemleri belliydi. Bütünle tanımlanan kurallar çerçevesinde insanlar kendilerini gerçekleştiriyor, bütünse onları saygıdeğer bir vatandaş olarak önemsiyordu. Oysa küçük “Polis” devletleri zamanlarını doldurup, Roma İmparatorluğu gibi büyük ve  karmaşık birlikteliklerde buluşulduğunda, parçayla bütün arasındaki birebir ilişki ortadan kalkarak soyutlaşma gerçekleşmişti.

 

Artık küçük bir “Polis”te değil, büyük bir evrende buluşuyordu insanlar ve “Cosmopolites” oluyorlardı. “Polis”lerin bir aradalığıydı artık evren ve birincil amaç, bütünle parçaların ilişkisinin korunmasına değil, ne pahasına olursa olsun, bütünün varlığının korunmasına dönüşüyordu. Bütün, parçalardan soyut bir kavramdı artık ve kendisine karşı çıkan parçalarını gözetmeye değil, ortadan kaldırmaya yönelikti. İşte bu noktada ortaya çıkıyordu parçaların bütüne yönelttiği sorular. Hans Jonas’a göre gnostisizm bu noktada başlıyordu. Parçalar, bütün için önemlerini yitirmişlerdi ve bütün, parçalarına bundan böyle yabancıydı. Soyut bir bütünlük uğruna parçalarından kolayca ödün vermeye başlamıştı. Bütün için anlamını sorguladıktan sonra, bütünü oluşturan parçalardan biri olarak değil, bütünün dışında yer alan bir şey olmak istediğini dile getirmişti gnostisizm. Bütünden ayrı olarak kendi başına varolmak istiyordu. Bütünü oluşturan devlet ve devletlerin oluşturduğu evren yabancı geliyordu gnostiklere. Kendini evrende yer alan bir parçacık, bir “cosmopolis” olarak tanımlamak istemiyor, devletin genişletilmiş biçimi olan evrende kendini evinde hissetmiyordu.

 

Gnostikler, kendilerini yabancısı hissettikleri bu evrenin tanrısının, Nietzsche’den ikibin yıl önce, ölmüş olduğunu düşünüyorlardı. “Evrenin tanrısı”, yeterli bir açıklama modeli getirmekten uzaktı. Tanrıyı bir “düşünceler ve idealler toplamı” (Heidegger) olarak düşündüğümüz zaman, artık gnostikler için geçerliliğini yitirmişti. Çünkü kurmuş olduğunu iddia ettiği bütünde parçaların işlevini artık açıklayamadığı gibi, canı istediği zaman canının istediği parçayı saf dışı bırakıyordu. Üstelik saf dışı bırakılmak için yalnızca bütünü ve parçalarını sorgulamak gerekmiyordu, bunun başka nedenleri de olabilirdi. Evreni yaratan tanrı, parçaların iyiliğini isteyen bir tanrı değildi. Parçaların iyiliği ile ilgilenmediği için onlara ahlak kuralları da getirmiyor, yalnızca susuyordu. Tanrı, insanlarla konuşmuyordu. Yalnızlığından ya da can sıkıntısından ya da sırf kötülükten bu dünyayı yaratmış, ondan sonra çekmiş gitmişti. Gökyüzü susuyordu. Dünya, gnostiklere göre insanların öksüz olduğu bir yerdi. Tanrısal olması gereken aşkınlık sustuğu için, insanoğlu kendi başına buyruktu. Kurallar ve ilkeler, ancak bütüncüllüklerin olduğu yerde bulunurdu. Oysa gnostisizm, ilkecilikten uzaktı. Çünkü Oda Marquard’ın söylediği gibi “ilkeler uzun, yaşamsa kısadır. Yaşamımıza başlayabilmek ve yaşayabilmek için ilkesel bir izni bekleyemeyiz. Çünkü ölümümüz ilkesellikten daha hızlı. Bizi ilkeselliğe veda etmeye zorlayan da budur. Bu nedenle ölümlü insanın-şimdiki geçici bir ahlakla ama en azından ölene kadar- ilkesel bir savunmadan uzak yaşaması gerekiyor.”

 

Daha zamanında gnostisizmin ilkesellikten uzak olduğunu yazmıştı Plotinos: “Öngörünün kendisini ve öngörünün yaratıcısını Epikür’den bile daha sert kınayarak dünyanın kuralcılığını ve insanlar var olalı beri aralarına yerleşmiş olan erdemi hor görüyorlar.” Gnostisizmin dünya ahlakını reddetmesinin nedeni, dünya ahlakıyla doğa ahlakının aynı şey olduğunu düşünmesiydi. Çünkü bu doğayı yaratan tanrı kötüydü ve doğaya da kendi kötü suretini vermişti. Ahlak kurallarını oluşturabilecek olan kurtarıcı tanrı da kurtuluş gününe değin susacağından insanlar doğa kurallarını ahlak kuralı olarak benimsemek zorundaydılar. Dolayısıyla kendi özgür iradelerini kullanamayan, yalnızca varolan dizgenin kurallarını benimseyen kişilerdi gnostisizme göre insanlar. İlkesellikte özgürlük yoktu. Gnostisizm, kötü tanrının ilkeselliğine uymayı reddederek (dünyada kullanması olası olduğu kadarıyla), kendi özgürlüğünü kullanmayı seçmişti.

“Özgürlük” belki de tek bir öyküyü körükörüne benimsemek yerine öykülerin çeşitliliğine izin vermek demek olduğuna göre, Valentin’in gnostisizmi, özgürlüğünü şöyle tanımlıyordu: “Bizi özgürleştiren, kim olduğumuza, ne olduğumuza, nerede durduğumuza, nereye atıldığımıza, nereye gittiğimize ve nasıl kurtulacağımıza, nasıl doğduğumuza ve nasıl yeniden doğacağımıza ilişkin bilgimizdir.”

 

Ayrıca gnostikler, özgürlük deyince, doğa kanunlarını ya hiç kullanmamayı, ya da kötüye kullanmayı anlıyorlardı. Çünkü amaçlanan kötü olan doğanın aşılmasıydı. Dünya, kötülüğün dünyasıydı. Dünyanın güçleri kötülüğün güçleriydi. Dolayısıyla dünya, yaşanacak yer değildi. İnsanoğlu bu dünyaya bir türlü yerleşemiyordu. Mutluluk, onun olmadığı yerde, uzaklardaydı. Yaşam, dünyanın içine fırlatılıp atılmış, aydınlık kendisini karanlıkta bulmuş, ruh bedenin içine hapsolmuştu. Gnostiklerin “dünya yabancılığı” köktenci bir karamsarlıktı. İnsanı tanrıların en kötüsü zorla var etmiş, fikrini bile sormadan onunla ilgisi olmayan ve kurallarının onun kuralları olmadığı bir dünyanın içine bırakıp gitmişti. Özüne yabancılaşmış bir evrendi dünya.

 

Gnostisizmle insanlar, bütünden ayrıldıklarını dile getirdikleri gibi, yabancılıklarını da dile getiriyorlardı. Gnostisizm, insanın başka bir dünyadan fırlatılıp atıldığını söyleyen ilk din ve ilk filozofiydi. İlk kez yalnızca dünyayı yaratan tanrının kötü olduğu değil, aynı zamanda insanın dünyaya yabancı olduğu vurgulanıyordu.

 

İnsanlar cenneten kovulalı beri, yaşadıkları yere yabancıydılar. Hepimiz öksüsüz diye yazıyordu Jean Paul, hepimiz babasızız. Gnostisizm, ilk kez insanoğlunu yeryüzünde yersiz yurtsuz kılmaktaydı. Dünyaya gelmiş olmak bir felaket, beklenecek en iyi şeyse, ölümdü. Korkunun kol gezdiği bu dünyada insanoğlu Ahasver gibi yaşamaya ve sürekli ışıktan olan özünü özlemeye mahkumdu. İnsanın kurtuluşu, evrene karşı koymuş olmasına, dünyanın tuzaklarına düşmemiş olmasına bağlıydı.

Çünkü aslında bir iblis olan kötü tanrı, sürekli iyi olduğunu söyleyerek insanları kandırmaktaydı:

 

Rabbin şeriatı kamildir; canı tazeler

Rabbin şehadeti sadıktır; bön adama hizmet verir.

Rabbin vesayeti doğrudur; yüreği sevindirir

Rabbin emri paktır, gözleri aydınlatır

Rab korkusu temizdir, ebediyen durur

Rabbin hükümleri haktır, hepsi doğrudur (Mezmurlar 19, 7-9).

 

*Gnostiklere göre insanın suçu, bilgi ağacının meyvesinden yiyerek tanrıya itaatsizlik etmiş olmak değil, tersine, yaradan adına dünyaya egemen olan iblisin sözlerine uymaktı. Çünkü iyi bir tanrının sürekli kendini alkışlatarak övülmek istemesi anlaşılması oldukça zor bir şeydi. Sabahtan akşama yalnızca kendinin düşünülmesini isteyen Yehova kisvesindeki iblis, insanların sürekli kendilerine yabancılaşmaları için ona öykünmelerini istiyordu. “Semereli olun ve doğurun” diyerek onun yaratısını sürdürmelerini ve kendilerini suçlu duruma düşürmelerini amaçlıyordu. Doğurarak dünyayı yeniden üreten insan, iblisin işlerini sürdürecekti böylece. “Ürkü ve tiksinti duymadan herkesi küçük bir şeytana dönüştüren bu tansığı nasıl düşünebiliriz?” diye soruyordu bir çağdaş gnostik Emile Cioran. “Semereli olun ve çoğalın” sözleri iyi bir tanrının ağzından çıkmış olamaz. Söyleyecek bir şeyi olsaydı, azalın derdi. Hele “yeryüzünü doldurun” dedikten sonra söylediklerine hiç bir şekilde “ve yeryüzünü kendinize tabi kılın” diye ürkünç bir şey eklemezdi. Aslında insanlar, doğurmaya kötülüklere kötülük katan bir felaket gözüyle bakacaklarına, kendilerini kötülüğün kölesi haline düşürüyorlardı. Çünkü çoğalmak, günahla birlikte başlıyordu. Bilgi ağacının meyvesinden yer yemez Adem, Havva’yı “tanıyor” ve bu tanımanın sonucu olarak ilk kardeş katili olacak olan Kabil doğuyordu. Kötülüğün üremede ve cinsellikte verili olduğunu düşünüyordu gnostikler; ancak kötü bir tanrının üreme yanlısı olacağını ve yalnızca kötü bir tanrının “yeryüzünü kendinize tabi kılın” diyerek dünyada vahşete yol açacağını düşünüyorlardı.

 

İntihar etmek yerine gnostisizmin izinde yemeyi reddederek ölen Simone Weil, İkinci Dünya Savaşı’nın vahşetinde, “tanrı, yokluğu dışında dünyanın oluşumuna katkıda bulunmuş olamaz” diye yazıyordu. Çarmıha gerilmiş İsa bile bu yüzden bağırmaktaydı: “Tanrım, tanrım beni niçin terkettin?”

 

Ancak Yehova, yalnızca insanların günahla doğarak günahla yaşamalarını ve günah işlemelerini istemekle kalmıyor, tersine kendi yarattığı insanı kendisi de yok etmeye uğraşıyordu:

Ve RAB dedi: Yarattığım adamı ve hayvanları, sürünenleri ve göklerin kuşlarını toprağın yüzü üzerinden sileceğim; çünkü onları yaptığıma nadim oldum.” (Tekvin 6.7). Kendi yarattığı insanı istediği gibi yaratıp, istediği gibi yok edebiliyordu tanrı. Tanrının insana kötü örnek olduğu bu “keyfilik” ise, gnostisizmin dünyada kendini yabancı hissetmesine yol açıyordu. Çünkü kural tanımıyordu tanrının kötülüğü; istediği zaman istediği yerde ortaya çıkıyor, yediden yetmişe en korkunç ölümlerle dünyaya ürkü saçıyordu. İnsanın ışıktan ve iyilikten gelen özünün kötülükle barışması olanaksızdı. Gnostisizmle, dünyaya duyulan güven ilk kez sarsılmıştı. Çünkü o güne değin açıklanmaya çalışılmış olan nedensellikler tanrının keyfiliği karşısında birer birer çürüyor; dünya bir bütün halinde bir araya gelemiyordu. Nasıl “Polis”e duyulan güven yitirilmişse, tanrıya duyulan güven de yitirilmişti. Çünkü evrenin büyüklüğünde her şey bir kurala indirgenmek istense de, tanrı kural tanımıyor, kötülüğün nereden nasıl geleceği bilinmiyordu.

 

Akıl, emir komuta zincirinde gereksiz bir işlevdir. Önemli olan düşünmek değil, öncesiz ve sonrasız olan değerlere uymaktır. Öncesiz ve sonrasız bu değerlere soru sormadan uyan adam tipini Horkheimer “Akıl Tutulması”nda betimlemiştir. Aklını, amaçları sorgulamak için değil de amaca ulaşmak uğruna gereken araçları düşünmek için kullanan insan tipi, Horkheimer’e göre, aklını yalnızca “enstrümentel” haliyle kullanıyor, gerisini boşveriyordur.

 

Horkheimer’e göre akıl, her zaman kendini korumakla yükümlüdür. Bütün, bedeli ne olursa olsun, korunmak zorundadır. Horkheimer’e göre yapılması gereken, kendini koruyan aklın tarihini yazmaktır. Aklın tarihini yazmak ise “nesnel akıl” diye mutlak bir kavramı daha baştan yadsımayı gerektirmektedir.

Çünkü akıl, akılsızlığı içinde barındırmaktadır ki, “totaliter” bir dizge olmayı amaçlamaktadır. Çünkü Horkheimer ile Adorno’ya göre “aydınlanmacılık da bütün öteki dizgeler gibi, totaliterdir.” Akıl, egemenlik istemi peşindedir. Bu nedenle de her şeyi genelleştirerek aklın kalıbına uydurmak zorundadır.

 

“Burjuva toplumuna benzerlik duygusu egemendir” diye yazar Adorno ile Horkheimer Aydınlanmanın Diyalektiği’nde; akla dayanan Batı toplumu, her şeyi aynılaştırarak kendine benzer olmamakta ısrar eden her şeyi yok etmiştir.

Yeniçağın fanatik akılcılığı, “dünyayı zaten barbarlığa sürüklemektedir.” Akıl, güç isteminin bir biçimidir ve “egemenlik, bütün olarak karşısına çıkar bireyin, gerçeğe dönüşmüş akıl olarak çıkar.” Aklın kendisi, bütüne hizmet etmek uğruna bireyi yok etmekte, aklını kullanan insandan yalnızca bütüne uyan insanı anlamaktadır: “Platon’la Aristoteles’in dünyayı betimlediği filozofik kavramlar, açıkladıkları ilişkilerdeki genel geçerlilik istemleri ile hakiki gerçeklerin düzeyine ulaştılar. Bu kavramlar Vico’yu alıntılamak gerekirse, Atina’nın Pazar yerinde oluşmuşlardı; fizik kurallarını dile getirdikleri arılıkla, kentsoyluların eşitliğini ve kadınlarla çocukların ve kölelerin kentsoylulara tabi olduğunu da dile getiriyorlardı... Metafizik savunma, gerçekliğin haksızlığını, kavramla gerçekliğin örtüşmediği yerde ele veriyordu. Bilimsel dilin tarafsızlığında dile getirilmeyen gerçeklik, kendini dile getirecek gücü bulamadığı gibi yalnızca varolan gerçeklik nesnel göstergesini buluyordu...”

Bu genellemelere vardıktan sonra bireye yalnızca aklın kurallarına uymak düşmektedir. “Aklın yolu birdir.” Dolayısıyla akla güvenen birey, rahatlıkla kendine düşen görevi yerine getirerek, gerisini boşvermektedir. Çünkü hizmet ettiği dizgenin akılcılığına ilişkin duyduğu en ufak bir kuşkusu bile yoktur.

 

*Aklın ve tanrının yolu bir olduğu sürece, Kant’ın isteğinin gerçekleşmesi olanaksızdır. “Aklını kullanma yürekliliğini göster!” Kant, aydınlanmayı insanın kendi suçu olan ergenlikten özgürleşmesi olarak tanımlamışsa da, 20. yüzyıldaki kusursuz katliamlar, insanın ergenlikten çıkamadığını kanıtlamıştır.

Kant’ın tanımladığı aydınlanma, kişiyi kendi seçimiyle başbaşa bırakmaktadır. Ancak kişinin, kendini bütüne teslim ederek bütün içinde erimesi, kendi seçimini yapmak uğruna aklını zorlamasından çok daha kolaydır.

 

İnsan, aklını, ancak akıl tek doğru olarak gösterilmediği zaman kullanabilmekte, aksi takdirde kendinden önce varolan ve kendinden sonra varolacağını umduğu düzenin söylemini ve aklını ödünç alarak benimsemektedir. Dolayısıyla insan, ancak kuşku duyduğu zaman aklın yolunu bire indirmiyor ve kendi seçimini kendisi yapabiliyordur (Düşünüyorum öyleyse varım yerine, kuşku duyuyorum öyleyse varım).

 

Eğer öyküler tekil değil çoğulsa, o zaman akıl da farklı öyküler anlatma özgürlüğüne sahiptir. İlkesellikten uzaklaşarak kuşkuculuğu ön plana çıkardığımız sürece, tekilciliğin yaptırımlarından kurtularak farklı anlatıların kapılarını aralamamız olasıdır. Bir taraftan yeniçağın özne ve akıl düşüncesinden ödün verilmemekte, diğer taraftan da kuşkuculuğun vardığı sonuçların çeşitlilikleriyle akıl sorgulanmaktadır. Bu kararsızlık ya da ikilem çıktığımız noktaya geri dönmek zorunda bırakmaktadır bizi.

Farklı öyküler anlatan ve farklı yerlere varan akıl, tek bir akıl olamamakta ve birdenbire metastazlar yaşamaktadır. Bir anlatının tek anlatı olarak benimsendiği yüzyıllardan sonra, birdenbire, farklı anlatıları kabul etmek zorunda kalıyor dünya; belki, bundan böyle özne ve akıl kavramlarının da yeniden tanımlanarak anlatıların çeşitliliği içinde yer almaları gerekiyordur.

 

Eskilerin “ya ben ya o” ilkesi yerine, “ben ve o” ilkesinin getirdiği yan yanalığı benimsememizin zamanı artık gelmiştir. İçeriğiyle belki de haklı sayılabilecek tek öneriyi getirmektedir Kandinsky: Tekliğe ve düşmanlığa karşı çokluk, renklilik, çokseslilik, farklılık ve yan yana yaşama.

Ancak, farklılıkların bile farklılık özelliğini yitirdiği, sonuçta yine her şeyin aynı şeye dönüştüğü bir yan yanalık değildir amaçlanan; amaç, farklılıklara onurlarını yeniden kazandırarak, onları farklılıklarıyla düşünmek ve farklılıklarıyla kabul etmektir. Belki bundan böyle, her şeyi aynı şeyde eriten bütünlükler yerine “ve”nin yan yanalığını kabul etmek zorunda kalacağızdır.

Çünkü sonuçta kötülükler her zaman “ya ben ya o” ilkesinden kaynaklanmış ve “bana uymayan ölsün” mantığıyla yan yanalıklar ve “ve” her zaman bastırılmışlardır. Oysa “bir”leştirmeden, yan yana getiren bir bağlaçtır “ve”; kötülükle iyiliğin aynı çatı altında buluşması gerektiğini düşünmediği gibi, onları yine de aynı cümlede düşünebilmektedir.

 

Söz konusu bakış açıları olayını daha iyi algılamak için bazı alıntılarda[1] bulunmak istiyorum:

 

MS. 325’de İznik’te toplanan ilk Hıristiyanlar konsülü Hıristiyanlığı tanımlamış ve ikiliğe karşı, tekliğin temellerini atmıştır. Böylece İznik’te önerilen, gnostisizme karşı skolastisizmdi. Sonrasında ortalama bin yıl boyunca teklik yanlısı-kilise, kendinden olmayan-ikilik yanlısı olanları sürekli cezalandırmıştır. Batı filozofisi, yeniçağın başlarında reformasyon ve aydınlamacılığı arkasına alan yeni bir tanrı savunusu geliştirmeyi başardı. Bir kez daha yok etmeyi, kabagüçle değil, akılla başaracaktı. “Aklın yolu birdir” ilkesine uyularak ikilikçi bakış dünya tarihinde bir kez daha aşılıyordu. Kötülüğün çözümü bulunmuş, aydınlanmacılığın üçlü birlik kuralıyla- akıl eşittir; doğa eşittir; tanrı denklemiyle- akıl kendine karşı ve kendine aykırı olan güçleri, kendine mal ederek kendi içinde eritmeye yönelmiştir.

Tarih, insanın cennetten kovulduğu an başlıyordu. Bu andan itibaren dünyanın sorumlusu insanın kendisiydi. Yaradan artık tanrı değil, insandı ve “kendini yaratan bu insan” kesin bilimlerin deney ve kullanım dünyasını (Kant) yarattığı gibi, ahlaksal değerlerle (Kant) tarihi de (Fichte, Hegel) yaratmıştı.

Cennetten kovulmayla insan, kendi yaratısı olmayan bir sonsuzluktan kendi yaratısı olan bir sonluluğa geçmiş oluyordu. Hegel’le birlikte gelen tarih filozofisi, büyük bir denge değişikliğine yol açıyor; o güne değin tanrıya özgü olan “öngörü”, mutlak bellek, tanrıdan alınarak tarihe veriliyordu.

Zamansızlıktan zamana, cennetten dünyaya geçildikten sonra, artık her şey insanın ve tarihin elindeydi. “Tarih filozofisi” kavramı bile eskilerin anlamayacağı bir şeydi. Eskiden filozofi zamansızlığın uzamıydı. Oysa şimdi, insan aklının geliştiği yer, zamana ve tarihe dönüşüyor; anlam artık zamansızlıkta değil, sonlulukta ve tarihte aranıyordu. Böylece kötülüğün kökeni artık tanrının eksikliğinde ya da kötülüğünde değil, tarihin ve insanın kötülüğünde aranmalıydı. Metafizik yerine insanbilim, mutlak yerine tarih filozofisi önerilmiş oluyordu.

Böylece dünya tarihi, dünya aklının yargılandığı bir mahkemeye dönüşüyordu. Ancak yargı, tarih sona ermeden verilemeyeceği için, o güne kadar geçerli olan doğal yasalar ve değerler geçerli birer ölçüt olmaktan da çıkıyorlardı. Bu, bütün değerlerin denge değiştirmesi, aklı yargılayacak dinsel ve ahlâksal değerlerin tükenmesi anlamına geliyordu. Başkaldırının ve gnostisizmin “nötr”leştirmesi daha da keskinleşebiliyordu bu yöntemle; “İmparatorun hakkı imparatora, tanrının hakkı tanrıya” (Luka 20, 25) ilkesine uyarak “kiliseyle bilim”, “iktisatla sanat”, “politikayla ahlâk” birbirlerinden ayrılarak, özerkleşiyorlardı. Çağa damgasını vuracak olan sözcük, “özerklik” oluveriyordu böylece. Çeşitli kötülükler de özerkleşiyor, sayıları artıyor ve artık ahlâksal kötülükle sanatsal ya da ekonomik kötülüğün birbirleriyle hiç bir ilgisi kalmıyordu.

Dahası, artık insan tarihi yaratmakla kalmıyor, giderek tanrıyı da terk ediyordu. Zamanında “tanrı artık çok yalnız” diye yazmıştı Pascal. Hegel de yalnızca tarih filozofisinin kurucusu olarak anılmıyor, aynı zamanda tanrının yalnızlığını alıntılayan ve daha da ileri giderek yeniçağın duygusunu tanrının ölümüyle dile getiren biri olarak biliniyordu. Tinin Görüngübilimi’nde tanrının ölümüne ilişkin o “mutsuz bilinci” dile getiriyordu. Heine de 1895’de “Almanya’da Dinin ve Filozofinin Tarihi”nin ikinci kitabını, “Çanların çaldığını duyuyor musunuz? Diz çökün! Ölen bir tanrıya ekmek ve şarap getirin!” cümleleriyle bitiriyordu. Sonunda yarattığı insana hüzünle bakan zavallı bir yaşlıya dönüşmüştü tanrı (Nietzsche) ve insanların zalimliği karşısında üzüntüsünden ölüyordu. İnsanlar tanrıyı öldürmüşlerdi.

İyi ve kötü ötesi, dahası özne ötesi bir dünya, ancak barbarlığa uzanırdı. Çünkü “öznenin yitimi” söylemi, insanın elindeki son yargı aracını da alarak, insanı gerçek bir boşluğun içine fırlatıyor ve havada asılı kalan ahlâksal yargılarla insanlık, vahşete doğru yol alıyordu. Çünkü tanrının ölümüyle açılan boşluğu ancak özne doldurabilirdi. Çünkü bir tek, “kendini bilen” ve “dünyayı algılayan” özne, düşünme yeteneğine sahipti. “Düşünüyorum, öyleyse varım” söylemi, düşünen bir öznenin kendini dile getirmesiydi. Ancak düşünen bir özne, iyilikle kötülüğü ayırt ederdi. Öznenin yitimi, bir anlamda kötülüğe hodri meydan diyor, ortak bir teröre yol açıyordu.

Zor bir açmazdaydı düşünce: Ya Kant’ın “kökten kötü” kavramını benimseyerek, insanın içindeki kötünün varlığını kabul edecek ve ikilikçiliğin kapılarını aralamak zorunda kalacak, ya da kötülüğü gündeliğe indirgeyerek “kuşkuculuk”u ön plana çıkaracaktı.

Karşımızda Tanrıyı bire indirgemiş olduğu gibi, doğruları da bire indirgeyen bir tarih var. Bu “tekliğe doğru yönlendirme” tuzağına düşmeyen filozof, yoktur yüzyılların Batısında. Batının yüzyıllar boyu amacı ayırmak değil, birleştirmek, her şeyi ortak bir bilinende bir araya getirmek olmuştur. Karanlığı ve aydınlığı, barışı ve savaşı, sevgiyi ve nefreti aynı güçte birleştirme isteği içinse acımasızca bütün ayrımları yok etmek, ürkütücü bir tekliğe ulaşmak zorunda kalmış, hep benzerden ve aynıdan yola çıkmış, her şeyi genel bir bütünde toplamak istemiştir. Filozofi yapabilmek için kavramlara ulaşmak, kavramlara ulaşabilmek içinse genellemeler yapmak gerektiğini düşünmüştür. Yaptığı genellemelerle her şeyi tek bir şeye, tek bir dünyaya, tek bir tanrıya, tek bir akla vb. indirgemiştir. Nasıl tek bir güneş ve tek bir ay varsa, tanrının da tek olması gerektiğini düşünmüştür. Her şey tek bir tanrıya indirgenince de, açıklama dışı kalan sorular ya bastırılmak, ya da mümkünse yok edilmek zorunda kalınmıştır. Filozofi adına yapılan genelleştirmeler filozofinin ön koşulu sayılmıştır. Üstelik Batı filozofisi dışında bir filozofi olamayacağı, çünkü filozofinin yalnızca Batıda akıl ve tanrı gibi genel kavramlardan türetildiği düşünülmüş. Filozofinin temelini oluşturan kavramsal düşünce ise, genellemelere varabilmek için genel, özdeş ve türdeş olanı betimleme sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden farklılıkları ve çeşitlilikleri her zaman genellemelerden yola çıkarak tanımlamıştır. Genellemeler ve ortaklıklar filozofinin ön koşulu olmuştur.

Algılanan dünya (nesne) tek ve birken, diğer taraftan bunu algılayanın, yani aklın da tek ve bir olması gerekiyordu. Dolayısıyla gerek öznenin, gerekse nesnenin tek olması gerekiyor, yeniçağ, tanrının yerine aklı koyarken, aynı tekilciliği yeniden uygulamış oluyordu.

Her şeyi tekilciliğe indirgemek ve tekil olarak açıklamak isteyen filozofi, sonunda tek din, tek dil, tek ulus, tek bayrak istemleriyle farklılıklara savaş açıyor, farklılıklara tahammül edemeyen bütüncül düşünceler, farklılıkları yutuyordu.

Tek tanrıcılığın, bizlere yüzyıllar boyunca öğretildiği gibi, bir “uygarlık” ölçütü olmadığı, tersine tekilciliğin ve bütüncüllüğün başlangıcı olduğuydu.

Cennetten kovulmayla başlayan tarih, 1945’le son bulmuş durumdaydı. Bundan böyle gelecek yoktu (No future), belki de bu no future’u Batı düşüncesine verilen bir ceza olarak algılamamız gerekmekte. Ancak kendimizi varolan kıyamet kehanetlerine kaptırmak yerine, bugünümüzü ve geleceğimizi bütüncüllüğün tuzağına düşmeden nasıl kurmak istediğimizi düşünmek zorundayız. Soybilimin değerlerine geri dönerek köktenci ve merkeziyetçi değerler yerine birçok merkeze birden sahip olan değerleri bulmamız gerektiğini söylemekte artık düşünürler. Böylece  geleneksel biçimler parçalanarak yeniden sorgulanmakta.

Aydınlanmanın “ilerleme ve uygarlık düşüncesi”ni de bir mitos olarak düşünmemiz gerekiyor. Çünkü bu mitosa göre Avrupa, varolan dünyaların en iyisi rolüne bürünüyor, geri kalan “yabanıl” dünya ise kimi zaman korku, kimi zaman nostalji kaynağı oluyordu. Aydınlanmacılığa göre insan, aklını kullanarak doğaya hakim olacak ve uygarlaşacaktı. Teknolojiye duyulan inanç sonsuzdu ve bilim, bir numaralı uygarlık ölçütüydü. Teknolojiyle ileri atılan her adım, bir öncekinden daha ileri olacağı gibi, aydınlanmacılığın insanı hem önceki çağlardan daha ileri, hem de öteki toplumlardan daha gelişmiş olacaktı. Aklını kullanan Avrupalı, doğanın efendisi olurken, “barbar” dünyanın da yaradanı olacak, kendi uygarlığını dünyanın geri kalmış ülkelerine götürecekti. Lévi Strauss, bu anlayışa karşı çıkarak Avrupa’nın “uygarlık misyonerliğini” kısa bir formülle dile getiriyordu: “Bana dahil olmayan-daha aşağı bir ırk ya da toplumsal evrimin eskimiş bir biçim- benden daha kötüdür.

Batıda eskilerde kalmış din mitosunun yerine kendini yaratan insan mitosu getiriliyor, ancak kendini yaratan insan her zaman beyaz, akılcı ve Avrupalı oluyordu.

Lévi Strauss, yeni çağ anlatısına “Fransız Devrimi Mitosu” diyor, bu devrimin getirdikleriyle götürdüklerini tartışıyordu. Çünkü, aslında bu mitosun kendisi, tarihe karşı gelerek kendi dışında bir şeyi kabul etmiyor ve bir “monomitos” olma özelliğini koruyordu.

18. yüzyılın ortalarında dünyaya yerleşen bu kavram, önceki tarihleri silkeleyip atıyor, tahta kendi kuruluyordu. Bundan böyle tanrıdan boşalan yeri yine tek bir tarih, tek bir akıl, tek bir özgürlük ve tek bir öykü dolduracaktı; çeşitli öykülere ve çeşitli tarihlere yan yana tahammül edilmiyordu.

İnsan, gerek “metafizik bir gereksinim (Schopenhauer) duyan, gerekse öykülere gereksinen bir yaratıktı. Öyküleri azaltmak olmamalıydı yeryüzünde amaç, tersine onların çeşitliliğine izin verilmeliydi. Reinhard Koselleck “tekilleştirme yüzyılı” diye söz ediyordu aydınlanmacılıktan; eskiden nasıl tanrı anlatısı uğruna bütün anlatılardan ödün verilmişse, şimdi de aydınlanmacılığın akıl ve tarih anlatılarıyla bütün öteki anlatılar belleklerden siliniyordu.

Aklın ve tanrının yolu bir olduğu sürece, Kant’ın isteğinin gerçekleşmesi olanaksızdır. “Aklını kullanma yürekliliğini göster!” Kant, aydınlanmayı insanın kendi suçu olan ergenlikten özgürleşmesi olarak tanımlamışsa da, 20. yüzyıldaki kusursuz katliamlar, insanın ergenlikten çıkamadığını kanıtlamıştır.

Kant’ın tanımladığı aydınlanma, kişiyi kendi seçimiyle başbaşa bırakmaktadır. Ancak kişinin, kendini bütüne teslim ederek bütün içinde erimesi, kendi seçimini yapmak uğruna aklını zorlamasından çok daha kolaydır.

İnsan, aklını, ancak akıl tek doğru olarak gösterilmediği zaman kullanabilmekte, aksi takdirde kendinden önce varolan ve kendinden sonra varolacağını umduğu düzenin söylemini ve aklını ödünç alarak benimsemektedir. Dolayısıyla insan, ancak kuşku duyduğu zaman aklın yolunu bire indirmiyor ve kendi seçimini kendisi yapabiliyordur (Düşünüyorum öyleyse varım yerine, kuşku duyuyorum öyleyse varım).

Eğer öyküler tekil değil çoğulsa, o zaman akıl da farklı öyküler anlatma özgürlüğüne sahiptir. İlkesellikten uzaklaşarak kuşkuculuğu ön plana çıkardığımız sürece, tekilciliğin yaptırımlarından kurtularak farklı anlatıların kapılarını aralamamız olasıdır. Bir taraftan yeniçağın özne ve akıl düşüncesinden ödün verilmemekte, diğer taraftan da kuşkuculuğun vardığı sonuçların çeşitlilikleriyle akıl sorgulanmaktadır. Bu kararsızlık ya da ikilem çıktığımız noktaya geri dönmek zorunda bırakmaktadır bizi.

Farklı öyküler anlatan ve farklı yerlere varan akıl, tek bir akıl olamamakta ve birdenbire metastazlar yaşamaktadır. Bir anlatının tek anlatı olarak benimsendiği yüzyıllardan sonra, birdenbire, farklı anlatıları kabul etmek zorunda kalıyor dünya; belki, bundan böyle özne ve akıl kavramlarının da yeniden tanımlanarak anlatıların çeşitliliği içinde yer almaları gerekiyordur.

 



[1] Yukarıdaki alıntılar, insanı, dolayısıyla toplumları ve en sonunda da yaratıcı sanat meselesini kavramada etkin olabilecek açıklamaları içerdiği için buraya notlanmıştır. Söz konusu notlanan metin, Zeynep Sayın, Kötülük Tekilcilik, Postmodernizm, İstanbul, Mitos Yayınları, 1994’ten yapılan okuma sonrası yapılmış bir alıntılar manzumesidir.

 

 

 



        


 
 
Copyright © 2005-2013 ozkaneroglu.com - Sitenin yayın hakları Özkan Eroğlu’na aittir. Kaynak göstermek şartı ile alıntı yapılabilir.