adidas tubular adidas yeezy adidas gazelle adidas schuhe new balance nike air force adidas zx flux nike air max 90 asics schuhe nike air max adidas nmd adidas superstar converse schuhe nike air max thea adidas stan smith nike air max 2016 nike huarache adidas ultra boost nike free

Özkan Eroğlu
 
Generic Cialis Soft Kamagra Jelly Generic Female Viagra Generic Viagra Super Active Generic Priligy Generic Cialis Professional Viagra bestellen Viagra Tabletten Cialis kaufen Cialis Generika kaufen Viagra kaufen Cialis 20mg Pas Cher Acheter Generic Propecia Acheter Super Avana Levitra en ligne Viagra gebruiksaanwijzing Lida Afslankingskoffie Viagra kopen Priligy kopen met 60mg Dapoxetine Kamagra kauwtabletten kopen Sildenafil Priligy Cialis Jelly Cialis Original Viagra Generico Cialis Originale Kamagra 100 mg Kamagra Oral Jelly
Ana Sayfa  |  Özgeçmiş ve Faaliyetler  |  Makale ve Deneme  |  Köşe Yazıları  |  Misafir Köşesi  |  Duyurular  |  İletişim
cialis generika kamagra australia cialis preise cialis kaufen cialis bestellen levitra generika viagra online kaufen kamagra bestellen cialis generika kamagra oral jelly kamagra 100mg prix cialis cialis generique kamagra gel viagra prix viagra pour homme acheter cialis kamagra prix viagra pas cher cialis 20mg levitra 20
 
  ÖZDEMİR ALTAN’LA “SANATI” VE “SANAT ORTAMIMIZ” ÜZERİNE

 

Türkiye'deki Plastik Sanatların önünün açılıp, mesafe katedebilmesi için, takdir edersiniz ki çok az şey yapılıyor. Zaten doğru olan ve mantığa yakın duran açıklamaları, öyle herkes de yapmak  istemiyor. Fakat yarınlar açısından ne yapıp edip, bu tür açıklamaları ortaya çıkarıcı söyleşi-tartışmaların önemi ortada. İşte gerek sanatçılığı, gerekse hocalığı bağlamında Özdemir Altan ödünsüz yaşamaya çalışmış bir kişi. Ayrıca benim de eleştiri yazmaya başladığım andan itibaren dikkatle izlediğim, anlayıp ve algılamaya çalıştığım bir sanatçı. Şahsen kendi adıma söyleyebilirim ki ben, Özdemir Altan’ın sanatçı yönüne çok inanıyorum. Hatta Alman çağdaş sanatçılık disiplinine de çok yakın bulduğum bu sanatçının, içinde barındırdığı sanat ateşi de yine bence yerli yerinde duruyor. Bu düşüncemin doğruluğunu bir de sanatçıyla konuşarak pekiştirmek ve edindiklerymi Sanat Çevresi Dergisi okurlarıyla paylaşmak istiyorum. Bugünlerde Emlak Bankası Beyoğlu Sanat Galerisi’nde coşkulu bir sergisi olan sanatçı ile önce sanatı, sonra da şu andaki Türkiye'deki Plastik Sanatlar ortamı üzerine konuşmaya çalıştım. İşte şimdi bu söyleşiyi sunuyorum:

 

Özkan EROĞLU.:  Öncelikle şunu sormak istiyorum: Çağdaş Türkiye Resim Sanatı’nda pluralist (çoğulcu) bir bakış açısı yarattınız. Bu durum size hiç yabancı değil ve geçmişinizde de rahatlıkla görülebiliyor. Bu bağlamda sergilediğiniz son resimler üzerine neler söylersiniz?

Özdemir ALTAN.: Öncelikle çok teşekkür ederim size. Bu sözü edilen özellikler, kuşkusuz sanatçının ahlakı, görgüsü, sezgisi ve diğer özellikleriyle ilintilidir. Biz sanatçılar kendimiz neysek onu yapıyoruz. Bu, adeta karakterimizin de bir analizidir. Çünkü çocuk yaşlardan  itibaren aşağı yukarı bütün hareketlerimde ve sanat yaşamımda beni yönlendiren “tepkiler” oldu. Ortama tepki.. Türkiye’nin durumuna tepki.. Çevredeki insanlara tepki.. Türkiye’deki sanatın durumuna ve sosyal yapısına karşı tepki.. Bu sergimde yeralan en son  resimlerimin Türkiye’deki yalınkatlığa, renksizliğe, karanlığa, Türkiye’nin geri kalmışlığına, dinamizm içermemesi gibi oluşumlara bir tepki olarak doğduğuna, kuvvetle ihtimal veriyorum.

 

Ö.E.: Siz tepkilerinizi ortaya koyarken bu tepkilerinizin alımlanması yönünde neler düşünüyorsunuz? Tepkilerinize göz ve kulak verenler var mı? Bu tepkiler bir işe yarıyor mu?

Ö.A.: İşe yaraması, bunca geniş bir nüfusa sahip bir Türkiye’de olanaksız. Çünkü Türkiye’nin en büyük problemi aşırı kalabalık olması. Çok büyük bir yükü sırtımızda taşıyoruz. Sokaklardaki yüzde otuz, kırk insan için bunlar keşke doğmasaydı diyebiliyorsak, bu insanlara erişmemizin de mümkün olmadığını onaylamış oluyoruz. Türkiye bugün otuz, otuzbeş milyonlarda kalsaydı, gelişmiş, zinde insanların ülkesi olarak, sanatım o insanlara çok daha kolay erişecekti. Şimdi anlattıklarım ve yaptıklarım Türkiye’ye fazla büyük bir servis veremiyor. Serpilmiş bir bardak su gibi kaybolup gidiyor ve Türk kültürüne de hiçbir şey eklemiyor. Ancak küçük ortamlarda öğrencilerimin- her sene ortalama 20-40 kişilik öğrenci grubu- hepsinin büyük sanatçı olmasına zaten olanak yok. Dünyada artık çok kolay sanatçı yetişmiyor ki Türkiye’de niye yetişsin. Yetiştirdiklerimiz ilerici, aydın, iyi anne-baba ve iyi bir yurttaş, hatta iyi bir sanatsever olabiliyorsa ne mutlu bize. İşte bu kadar hizmet edebiliyorum ancak. Yani koskocaman dünyada ufak bir madde gibi bu sadece. Yetiştirdiklerimiz de bir takım insanları etkiliyorlar şüphesiz, fakat yine de Türkiye’nin erişemediğimiz nüfusu, söylemeye çalıştığım üzere çok yüksek. Bütün sorun buradan kaynaklanıyor. Ben, istediğim kadar başarılı olabiliyor ve ilerici, gelişmiş, çağdaş, ışıklı, dünyaya açık, uluslararası bir sanat empoze etmeye çalışıyorsam da, yine de Türkiye’de çok kötü sanat yapılıyor.

 

Ö.E.: Şimdi sizi dinlerken her zaman hatırladığım William Blake ait bir aforizma geldi aklıma: “Acı çekmek ve günah işlemekten korkan insanlar asla kişilik sahibi olmazlar”. Sizin dünkü konferansınızda da (12 Mart 1998-Nelli Sanatevi’nde) birşey dikkatimi çekmişti. Siz, az resim satan bir sanatçısınız, fakat resmin üzerine, -avangard bir mantık içerisinde- sürekli olarak gidiyorsunuz. Gerçekten ortaya bir tepki koyuyorsunuz. Bunu hissetmemek mümkün değil. Bazen şu bile aklımdan geçiyor. Acaba Özdemir Altan’ın yeri gerçekten Türkiye mi? diye. Söylemeye çalıştıklarım üzerine siz ne düşünüyorsunuz?

Ö.A.: Yemin ederim, vaktiyle yurtdışına gitme konusunda işçiler kadar cesaret gösteremedim. Bugünkü kafamla olsaydım Türkiye dışında, bir Batı ülkesinde yaşamayı tercih ederdim. Türk olabilirim, fakat önce insanım ve dünyanın bir öğesiyim. Keşke Türkiye de öyle olabilse. Bu bağlamda, nasıl Türkiye’nin Özdemir Altan’ı olmuşsam, Batı’daki her hangi bir ülkenin de Özdemir Altan’ı olabilirdim diye düşünüyorum. Türkiye bana çok şey vaad etti. Söylemek istemiyorum ama “Türkiye beni aldattı” diyebilirim. Akademiye asistan oldum, parlak bir geleceğim var, Türkiye’de olanaklarım olabilir derken hiçbirisinin arkasından iyi birşey çıkmadı. Keşke ben vaktiyle yurtdışına yerleşebilseydim, o zaman Türkiye’ye daha iyi hizmet ederdim. Bugün, yurtdışına çıktığımda hangi ortama girersem gireyim belki fiziki, belki kültürel, belki sanatsal yapım gereği iyi etkiler bırakıyorum. Kaldı ki yurtdışına yerleşebilseydim, işte o zaman çok şeyler olabilirdi.

 

Ö.E.: Kökeninizdeki,- yurtdışı bağlamında- sanat disiplini Paris’de oluşmasına rağmen, ben sizi Alman sanat disiplinine daha yakın buluyorum. Örneğin sizin dışavurumsal yanınız bir Fransız fovizminden çok, kesinlikle Alman ekspresyonizmine yakın durmakta. Düşünsel temeller konusunda kendinizi nereye bağlıyorsunuz? Bir filozofik yapılanmanız var mı?

Ö.A.: Ben Zeki Faik İzer’in öğrencisiyim. O, biz öğrenciyken Alman Rönesansı’nı bize tanıtan kişiydi de aynı zamanda. Bu dönem Alman sanatı, hocama olduğu gibi bana da ilginç gelmişti. Zeki Faik bence gelmiş geçmiş en iyi Türk sanatçısı; onun elinden renk ve espas akar. Suluboya ve renkli kuru kalemi eline alsın, bir de çok iyi olan beynini buna eklesin, mükemmel şeyler yaratırdı işte o zaman. Çok usta bir hoca olmaya gerek yok. İyi bir sanatçıysanız ağzınızdan çıkmış üç söz, mükemmel bir hoca olduğunuzu kanıtlar ve öğrenci karşısında da çok işe yarar. Çünkü gelişmemiş bir sanatçı aylarca ders versin, bilakis yanlış sanatçılar yetiştirir. Zeki Faik, Alman sanatını öğrettikten sonra ben de onlardan etkilendim. Bakınız şimdi çok ilginç bir noktaya geliyoruz. Biz Akdenizliyiz. Avrupa’da gelişen sanat, bir Akdeniz kültüründen çıkış bulur, bir de kuzey sanatından. Bunlar birbirlerine hiçbir tarihte benzemediler, halen de benzemiyorlar; dünyada gelişen iletişim araçlarına rağmen. Biz gelişme eylemi, sancısı, ihtirası taşıyan sanatçılar olarak kendimizde olmayan, uzanamadıklarımıza uzanma iç güdüsünü taşıyoruz. Ben kendimdeki Akdeniz izlerini sevmiyorum, artık bıktım. Belki onun dışında uzak doğu, belki kuzey ırklarının sert fakat daha farklı, Akdeniz kültürüne benzemeyen yapılarından esinleniyorum. Onun için Alman resmi, o bizlere yabancı olmasından kaynaklanan yanlarıyla beni çok çekti. Sizin de söylediğiniz gibi fovlara değil, eksperesyonistlere daha yakın duruyorum. Fovlar ne kadar insancılsa, ekspresyonistler bir o kadar insancıl olmaktan uzaktırlar. Bugün bakıyoruz 1900’lerin başlarında Ekspresyonistlerin oluşturduklarına; onlar, korkunç fenomenler geliştirmişler. O kadar cesaretli davranıp, katiyen insanların sevmeyeceği o resimleri (mesela bir Emil Nolde’nin, Kirchner’in yaptıkları) yapmak, cesaret ister. İşte bütün bunlar beni çok etkiledi. Dolayısıyla mevcut olanların dışında bazı şeyler geliştirmemi sağladı. Bunun dışında daha zengin olanaklara erişmek için öğrencilerime de önerdiğim: “Yapamadığınız şeyler üzerinde daha fazla durun. Yapamadığınızın üzerine yürüyün; el deseni mi çizemiyorsunuz, inadına el resmi yapın. Hatta sevmediklerinizi bile yapın”.

 

Ö.E.: Renk bağlamında çirkin olanı deniyor musunuz? Çünkü çirkin, ekspresif yapı içinde bir değerdir. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ö.A.: Şimdi ben yüzde yüz rastlantıyı kullandığıma göre, bu hiçbir sınır tanımadığımı da gösterir. Resimlerimde güzellik, çirkin, olumsuz, olamaz, irrasyonel, hepsi görevde. Biliyorsunuz uzun bir dönem- 1988’den itibaren- rastlantısal buluşma yöntemleri üzerinde çalıştım ve o mantığı geliştirmeye uğraştım. Bu anlamda, Emlak Bank Galerisi’ndeki sergimde, en sonuncusunu gördüğünüz söz konusu uygulamada, birkaç sanatçı dışındakiler amatör, bazıları ise hiç resim yapmamış kişiler ve hatta aralarında dört kadar da çocuk var. Artık bunun yanıtını siz veriniz: Ben estetiği mi, gayri estetiği mi, yoksa çirkini mi seviyorum? Rastlantıya eğer olanak hazırlarsanız kapılar her şeye açık demektir. İşte o zaman da sanat kendi kendini yapacaktır.

 

Ö.E.: Düşünsel anlamda mikse edilmiş bir yapıdan yanasınız ya da en azından böyle bir yapıya açıksınız. Ne dersiniz?

Ö.A.: Eğer sanatın birbirinden farklı kavramlarla olabileceğine inanırsan, ayrıntıların teker teker bir niteliği olmamasına da inanıyorsun demektir. Ayrıntılar teker teker nitelikli olsaydı afedersiniz ama, herkes resim yapabilirdi. Mesela John Cage’in Europera’sı var. Hoş ama bunu pek olumlamıyorum. Çünkü sekiz tane şaheseri biraraya getirirseniz tabii ki mükemmel bir bütün ortaya çıkar. Sonra, müzikte biten bir melodi ile başlayan bir melodi arasında bir uyuşma olsa da olmasa da o kadar önemli değildir; çünkü siz o melodileri teker teker dinleyecek ve seveceksiniz. Resimde ise öyle değil, resimde uyuşmalar sürekli göz önünde olmak zorundadır. Bütün o rastlantısal olarak buluşmuş uyuşmazlar,  tarih boyunca göz önünde olacak ve kendini gösterecektir. Kanımca işte bu tam bir cesaret işidir.

 

Ö.E.: Zeki Faik İzer’den, özellikle renk felsefeniz bağlamında ayrılıyorsunuz bana göre. Hatta ekspresyon da farklı, böylece İzer ile aranızda bayağı bir uçurum bile doğuyor bence. Ara dönemleriniz hariç, sizin çıkış yapmış yedi döneminiz var. Hatta kimi sanatçıların sizin bazı dönemlerinizi ele alarak yetkinleştirip sunduğunu bile görmekteyim. Acaba sizin dönemlerinizden birini alan, ya da sizden direkt etkilenenler biraz gülünç duruma düşmüyorlar mı? Siz, içi içine sığmayan, heyecanlı yapınızla ciddi kurcalamalarda bulunarak, dönemler yaratmışsınız, kalkmış birileri sizin mirasınıza daha hayattayken ortak olmuşsa, bu konuda siz neler düşünürsünüz?

Ö.A.: Önce şunu söyleyeyim ki sanatçı refarans verir ve sanatçılar bir yerlerden çıkış bulurlar. Biraz önce söylediğiniz gibi ayrımlarımız olmasına rağmen, benim kimi Zeki Faik İzer özelliklerini açıkça taşıdığım görülmektedir. Türk sanatçıları bu tür benzetmelerden pek hoşlanmazlar, fakat bence bu tür hoşnutsuzluklar kültür eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Ben, tarihte bugünkü sanatçılar dahil olmak üzere, refaranslar vermeyen ve bir yerlerden gelmeyen sanatçı tanımıyorum. O halde bu çok doğal birşey. Benden çıkış bulmuş sanatçılar da o denli doğal. Bir ara Yahşi Baraz, “Türk resminin yüzde ellisi sizden çıkma” diyordu. Sonradan Yahşi Baraz ile sık iş ilişkilerimiz olmadığından bu savını halen tekrar ediyor mu bilmiyorum. Bu, bugün de devam ediyor. Bakınız kısa bir zaman sonra hiç ummadığınız isimler, Nelli Sanatevi’nde bir çalışma yapacaklar; Özdemir Altan’ın yüzde yüz yaptığını tekrar ederek. Fakat durumu anlamamışlar. Ben, birbirinden farklı köken, strüktür, kavramların yan yana gelebileceğini kanıtlamak için, birbirine yabancı materialleri rastlantısal olarak bir araya getirerek sanat yapılabileceğini gösteriyorum. Bu arkadaşlar yaptığım eylemi iyice anlamadan, üç kişi bir araya gelerek resim yapacaklarmış. Bu, özellikle bana karşı koz kullanmış kimseler için bayağı tuhaf oluyor doğrusu. insanların söz konusu bu tavırları, her halde yaratıcılık öğesini taşımamalarından kaynaklanıyor. Ama sanatçıların bir bölümü benden kaynak bularak ilginç noktalara geldiler. Bırakalım onlar da onları yapsınlar. Sanatçıya yapma etme diyemezsinizki.

Ö.E.: Sizden alıp, sizin gibi yaşam dolu, enerjisini boşa kullanmaksızın sanatına devam etmeyenleri  en azından eleştirmenlik misyonum gereği affetmiyorum. Bence Almanlar’ın eleştiri kuramında yerini almış olan tekrarlayan sanatçı, tekrar eden sanat konumlarına düşüyorlar, (böylece örneksemesini yaptığı Özdemir Altan’ın içine düşmediği durumlara da düşerek) değil mi?

Ö.A.: İşte ben de onlara, sanatlarına bir ivme, bir hız kazandırmış kişi olarak çok kızıyorum. Benden aldıklarıyla ne yazık ki satılık sanat yapmaya yöneldiler. O satmak öğesi yok mu kahrolsun. Sanatçılarımızı yokeden de o.

 

Ö.E.: Geçen gün bir galeride gördüm. Sizden daha genç yaştaki bir izdaşınızın resim ederi, sizin resminizin neredeyse üç, dört katı. Bu nasıl bir dengesizliktir anlayamıyorum doğrusu. Satışa insanlar kendilerini bu kadar mı teslim ediyorlar. Ben bu teslimiyetçiliği bir türlü kabullenemiyorum.

Ö.A.: Onu ben de anlayamıyorum. İnsan aç kalmalıdır, çoluğu çocuğu sürünmelidir ki sanatının namusunu bu kadar derece düşürebilsin, böylesi bir satış düzeyine getirebilsin. Bana geçenlerde bir öğrencim dedi ki, hocam sanatçının resmini satması, yaşaması falan... Ben de cevap olarak; “o da başka bir iş yapsın” dedim. Çünkü dünyada rica ederim, yalnızca resimden mi para kazanılıyor. Yalnız birşey daha var. Bakınız bugün derste geçti daha öğrencilerle; biz El Greco’nun, Tiziano’nun, Velasquez’in çocukları değiliz. İznikli çini ustasının çocuklarıyız. Dekoratif sanatlardan geliyoruz, Batı’lı anlamdaki sanat içimizden çıkmıyor. Batı’da başarısız ve gelişmemiş bir sanatçı olabiliyor, fakat o sanatçı, yine de dekoratif olmuyor. Biz de büyük sanata erişemeyen hemen dekoratif oluyor. Bunun nedeni olarak birinci sırada tabii ki  para var. Çünkü beğeniliyor ve hemen satılıyor. İkincisi kökenimiz bu. Galericisi, alıcısı ve kendimiz de o’yuz. Sanat yapmak için yola çıkan birçok arkadaş, inanınız dekoratif bir sanat oluşturuyorlar. Şimdi isim saymak istememe rağmen, saymaya kalkarsam, Güngör Taner, Mustafa Ata, Adnan Çoker, hele hele onlardan çok farklı olmak üzere, rafine bir illüstrasyon ve dekoratif sanat yapan Balkan Naci İslimyeli, Kezban Arca Batıbeki o kadar olağanüstü zarif dekorasyonlar yapıyorlar ki, oysa bunların hepsinin niyeti resim yapmaktı. Fakat gördüğünüz gibi beğenilir şeyler, cici, şık, hoş şeyler yapıyorlar. Ben bu olumsuz koşullanmayı çıkar, para kazanma vb. dışında, kesinlikle  geleneğimize bağlıyorum. Ellerinden o geliyor, başka birşey gelmiyor ne yazık ki. Uğraşıyoruz, uğraşıyoruz sanat oluşmayınca hemen oraya kayıveriyoruz. Sanatçı bir arkadaşım var. Benden genç. Bu çocuk iyi niyetli, sanat yapmaya uğraşıyordu ve görüşü de iyiydi. Beraber resim eleştirdiğimizde aynı anda ilerici şeyleri düşünüp, söylüyorduk. Bu arkadaş gözlerimin önünde dekoratif, satılır şeyler yapmaya başladı. Yani ahlakını bozdu. Sonra bu resmine yansıdı ve gittikçe resmi bozuldu. Resmi de döndü, onun gözünü bozdu. Şimdi aynı eleştirileri yapamıyor. Hayret edersiniz. Bu çok ilginç bir gel git olayı bence. Ahlakıyla resmini, resmiyle de gözünü bozdu. Hatta maalesef ünlü denilen bir takım arkadaşlarımız da aynı durumlarda şimdi. 

 

Ö.E.: Ben bile, bugünlerde aldığım bazı radikal kararlarla, öyle sanatçıyım diye geçinen herkese yazı yazmayı artık düşünmüyorum ve böylece esas, sanat yapanların önünü de açmak istiyorum. Kimse yazılarında acı bir söz etmiyor. Sanki her şey güllük gülüstanlık. Fakat gerçek bu mu? Bugüne kadar eğrisiyle, doğrusuyla Sezer Tansuğ’un dışında, bence sözde ünlü denilen sanatçılara doğru dürüst bir eleştiriyi başka kim yaptı? Tabii ki hiç kimse. Negatif yönleri saptayıp, ortaya koymak kesinlikle gerekiyor. Yani kanımca eleştirinin namuslu yapıldığı bir ortamda, sanatta namuslu olana dönecektir. Salt sanat yazısı yazmak eğilimi bizi bugünlere getirdi.

Ö.A.: Bu düşüncelerinizde tamamen haklısınız. Örneğin çok kötü bir bienal geçirdik. Son derece feminen ve dekoratif bir bienaldi. Dekoratiflik içinde olan bir arkadaşımız da, bienalin çok başarılı olduğunu, hatta hiç olmayacak bir çalışmayı (Kız Kulesi’ndeki çalışma) da işaret ederek bienali iyi bulduğunu söyleyebiliyordu. Doğrusu böylesi yargılara üzülüyorum. Görünüşe göre, “her sanatçı bildiğini yapsın size ne” gibisinden bir durum söz konusu. Hayır efendim, yıllardır siz birşeyi oluşturmaya çalışıyorsunuz, bunun için hiçbir kimseye taviz vermiyorsunuz, satılık sanat yapmıyorsunuz, koca sergiler açıyorsunuz bir tane yapıtınız satılmadığı zaman umurunuzda bile olmuyor ve bu kadar yiğitçe davranıyorsunuz, fakat öteki tarafta kötü sanat yapanlar sizin bütün emeklerinizin bir anda boşa gitmesini sağlıyorlar. Halk görüyor ve onu beğeniyor, tabii ki sizinkini değil. Beğenilince de gerçek sanat görüşü hemen aşağı iniyor. O dekoratif sanatçılar hangi özellikleriyle gerçek sanatı aşağılara çekiyor? Bir yeteneksizliğiyle, iki tembelliğiyle, üç yarım yamalak ahlakıyla pek tabiiki..

 

Ö.E.: Dünya sanatı içinde önemli  bir yeri bulunan Pop Art, Türkiye’de bence gereği gibi tanıtılamadı. Sanatınızdaki  evrelerin bir ikisi hariç, sizin estetiğinizle Pop Art’ın önemli bir ilişki geliştirdiğini düşünüyorum. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyim?

Ö.A.: Baştan beri yedi kez değiştim. Ara evrelerim de var. Kanımca tarihte de olduğu gibi toplumlar birbirlerinden ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar, özellikle sanatçıların sanat konusundaki alımlamaya dayalı benzerlikleri, onların aynı uygar yapıya sahip olduğunun da bir göstergesi olmaktadır. Birbirine benzeyen insanların eylemleri de birbirine benziyor. Pop Art’ın oluşum nedenlerinin bulunduğu Amerika’daki ortam ile benim yaşam ve düşünce biçimim üç aşağı beş yukarı birbirine benziyor. Fakat bu aşamada ben, Türkiye’deki Pop Art kulvarını yarattım diye bir gaflete de düşmek istemem. Tabii ki etkileniyoruz. Kübizm’i Picasso’mu yoksa Braque’mı yaptı. Galiba Picasso yaptı, fakat Braque’da hazırdı. İşte görüldüğü üzere hazır olmak çok önemli. Bütün sanat hareketleri toplu olarak yapılıyor ve sansasyonele olabiliyor. Benim de Pop Art ile ilintim, toplu olarak hareketlenme mantığının bir sonucu. Kolaj ve asamblajı çocukluğumdan beri istedim. Fakat aldığımız eğitim, sanat ortamımız yazık ki buna engel oldu. Mesela bir resim yapıyordum, sonra küçük kağıt parçalarını üzerine koyduğumda resim çok daha iyi hale gelebiliyordu. Bunları 1950-55 yılları arasında yapmıştım. Sonra zaman geçti ve ekspresyonistlerden Anselm Kiefer bunu yaptı. Fakat bizim için bunu yapmak  ayıptı. O sevgili büyük hocam, ne de olsa eksik tarafları olan bir kimseydi. Zaten Türkiye’de de o kadar olabilirdi. “Aman tehlikeli, zararlı, olmaz” derdi. Mesela Zeki Faik İzer’e göre Amerika’da sanat olmazdı. Oysa, kendisi Amerikalıları anlamayacak da kim anlayacaktı, daha sonra kendisi de Amerikalılar’ın yaptığı resmi yaptı. Hem de onları tanımadan ve saygı beslemeden. O günleri çok iyi hatırlıyorum. Hocam Amerikan resmini bilmezdi. Ama bence çoğu zaman Amerikalılar’dan daha iyi soyut ekspresif resimler yaptı. Sonuçta içgüdülerimize çok şeyler borçluyuz. Yapımıza, yeteneğimize de. İçten gelme olmadıkça, doğallık olmadıkça ve üstelik bunlar tamamen kendiliğinden çıkmadıkça sanatta hiçbir şey olmaz. İşler böyle gidince birbirine benzemek, taklit etmek gibi fenomenler de ortadan kalkacaktır doğal olarak. Batılılar bunu, umurlarında olmayarak ve hiçbir komlekse kapılmayarak halletmişler.

 

Ö.E.: Dışavurum meselesinde empati kavramının çok büyük bir yeri var. Yani sezgi. Sezgi olayının kimi sanatçıları- tıpkı bir elektirik teli misali- bu tele sıraladığını düşünüyorum. Böylece aralarında bir bağlantının da ortaya çıktığını algılıyorum. Yani bir Penck ile sizin aranızda, ya da Kirchner ile yine sizin aranızda bir takım kombinasyonların olabileceğini düşünebiliyorum işte o zaman. Zaten bu hem doğal, hem de kaçınılmazdır. Bunu bile ilk defa Türkiye’de zamandaşlık bağlamında, sizin estetiğinizde hissettiğimi söyleyebilirim. Şimdi sanat yapınıza yönelik konuşmaları bir tarafa bırakarak, ilk kurulduğu zamanki adıyla Sanayii Nefise, daha sonra Güzel Sanatlar Akademisi, şimdilerde de Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olan kurumun özellikle resim bölümüne, izlediğim kadarıyla son yıllarda garip şeyler olmaya başladı. Bu okuldaki sanat eğitiminin seviyesi düşüyor, öğretim elemanları sanatçı kimliğinden koparak, tüccar kimliğe bürünüyor, asistanların kalitesi de oldukça aşağı çekilmiş durumda ve her konuda ciddiyet kaybolarak, yerini ucuz politik ilişkiler almış gözüküyor. Hele sizin de arasında olduğunuz birkaç deneyimli hoca da emekli olup gittikten sonra, vay bu kurumun/bölümün haline. Şimdi bir sanat eğitimcisi-hoca kimliğinizle söylediklerim üzerine siz neler düşünüyorsunuz? Doğrusu bunları merak ediyorum.

Ö.A.: Bu kurumun kurucusu bir ressam olan Osman Hamdi. Büyük oranda söz konusu kurumdan yetişen, parlak isimlerden tümüne yakını ise ressam. Eski hocalar içinde Zühtü Müridoğlu, Hadi Bara gibi iki heykeltraşa karşın, resimde İbrahim Çallı, bir süre hocalık yapan Avni Lifij, Bedri Rahmi, Zeki Faik, Nurullah Berk, Ali Çelebi, Zeki Kocamemi ve bitmek tükenmez birçok ünlü ressam var. Bu ünlülerin ressam olması da, galiba diğer bölüm hocalarını sürekli rahatsız edermiş. Biz bunu bilmezdik. Tabii insan hele birde gençken bunların farkına varmıyor. Son on yıldır, Güzel Sanatlar Fakültesi’nin yıldızları yine ressamlar. Bunun nedeni, resim daha aktüel olduğu için olabilir. Fakat en başarılı bölüm resim bölümüdür görüşüne katılmıyorum. Ne zamanki YÖK yasası ile merkezi sisteme dönüldü, bir rektör, hele hele çok kompleksli bir dekan kendi bölümlerine çevirdi resim bölümünü de. İşte her şey o an oldu bitti. Pratik bir hileyle, bölüm içinde iki, üç yıl süren bir operasyon planladılar, son derece ince bir taktikle. Resim bölümündeki inisayitifi, -biraz önce adlarını saydığım Türkiye’de ne kadar başarılı olunuyorsa o kadar başarılı olmuş ressamlarımızın devamı olan ben ve arkadaşlarımı elimine ve tasfiye edip- kesinlikle yanlış yönde gelişen bir düşüncenin öğrencilerine teslim ettiler. Böylece resim bölümünde eğitim aniden öldü. Şimdi bugün kesinlikle inanıyorum ki dersleri yapan arkadaşlarımız ünvanlara çok meraklıdırlar ve ne yapıp, ne edip mutlaka doçent, profesör oluyor, inisiyatifi ele geçirip, bölüm başkanı, anasanat dalı başkanı olmak, atölye kapmak için olmadık yollara başvurabiliyorlar. Hayatında iki taneden fazla sergi açmamış, sanatının daha ne olduğu bilinmeyen insanların yönetimde olduğu resim bölümünden bundan sonra eğitim falan beklemeyin..!

Hatta son yıllarda aşırı derecede sanatını, görüşlerini tasvip etmediğim arkadaşım Adnan Çoker’in yeniden görevlendirilmesini bile istedim. Çünkü onlardan çok daha üstün elemandır, sanatçı ve hocadır o. Çünkü o kadar geri bir eğitim var ki akademide, gerçek sanat insanlarına bugünlerde her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Türkiye’de çok değerli sanatçılar bulunmakta; mesela bir Bubi var. Resim bölümüne onu teklif etseniz size gülerler. Yıllardır yurtdışından hoca getirelim dedim. Cevap bile vermediler bana. Katiyen, ne münasebet. Son toplantıda da söyledim: Dünyanın hiçbir yerinde çöreklenmiş kimselere akademi hocalığı yaptırılmıyor diye. Beş aylığına, bir yıllığına Japon, İsrailli demeden teker teker sanatçılar getiriliyor Batı’daki üniversitelere. Onlar öğrencilerle farklı ve yararlı ilişkiler kuruyorlar, konuşuyorlar ve artık günümüzde sanat böyle öğretiliyor, gelişiyor. Bu önerilerime cevap verilmesini bir tarafa bırakın, hayır bile demediler. Yararlı anlamda bir neslin üreyip, meydana çıkmasını ne yazık ki bazı verimsiz, geleceği olmayan, ışıksız zihinler engelledi. Dahası var; bu olumsuz zihniyetler çok daha önceleri kadrolaşmayı sağlamışlardı bile. İsim vermek istemiyorum. Fakat bu bir, iki kişiye direkt bağlanıyor maalesef. Özellikle biri olan arkadaşımız gerçekten ışıksız bir insandı, gülmesini bile bilmezdi. Öğrencisiyle selamlaşmazdı. Gülmek, şakalaşmak onu için züppelikti. Sanatı da öylesine karanlık, kirli, tıkalı ve gerici kaldı. Kendine benzeyen elemanları topladı etrafına. Yine gülmesini bilmeyen, insancıl ilişkiler kuramayan, tebessüm etmeyen elemanları getirdi. Onları kendine adeta bodyguard yaparak, onlarla kendisine sağlam bir kale kurdu. İşte akademinin resim bölümü bitti böylece. Bırakın sanatı, bir araya gelip şakalaşamayan, konuşamayan arkadaşalarımız akademiye egemen oldular. Maalesef acı olan bir başka gerçek de, bu tarz olumsuz elemanların yönetimce de tutulması. Resim bölümüne olan komleks o kadar köklü, o kadar temelli ki bizzat oradan çıkmış kimseler, tabii ki başarılı sanatçı olmamak koşulu ile çok kötü hoca oluyorlar. Bir nevi sanatı batırmak istiyorlar.

 

Ö.E.: Sizin söylediklerinizden ve benim de gözlemlediklerimden çıkardığım sonuç, gerçekten kısaca akademi diye anılan Güzel Sanatlar Fakültesi’nin şahdamarı konumundaki  Resim bölümünün artık tükenmiş olduğudur. Örneğin geçmişte, asistanların son derece nitelikli olduğu gözlemleniyordu. Genç kuşağı temsil eden asistanlar için neler düşünüyorsunuz? Ben onların çoğunun sanat heyecanlarından çok, politik heyecanlarıyla dikkatimi çektiğini söyleyebilirim. Oysa bu genç arkadaşlar ses getiren, siz hocalarına bile reaksiyon koyarak varolan akademik anlayışı yukarlara çekmek için mücadele vermeliydiler bana göre. Bu tarihin her yüzyılında böyle olmuştu çünkü. Fakat bu genç arkadaşlar, bir de yanlış mihrakların yanına sığınarak sinmeyi ve susmayı kendilerine daha uygun  görüyorlar ve bence işte o zaman her şey artık tıkanmış oluyor; yani etki-tepki yapılanması diye birşey kalmamış oluyor; öyle değil mi?

Ö.A.: Biliyosunuz ki Türkiye’ye Cumhurbaşkanı, Başbakan, üniversitelere rektör, dekan ve bölüm başkanları bulunamıyor. Aynı şekilde asistan olacak eleman da bulamıyoruz. Yıllardır bu böyle. Siz istediğiniz kadar kaliteli eğitim yapın, üstün nitelikler taşıyan insan yok. Fakat razı olarak iyi niyetli, çalışkan, ahlakı iyi kimseleri asistan almaya mecbur olduk yıllardır. Bir gün geldi bunlara da özen gösterilmedi. Özellikle, o kadar da dürüst olmayanlar seçildi. Çünkü anca onlar piyon, görevli ve fedai olabilirdi. Onlarla kadrolaşabilinirdi ancak. Bu tarz bir seçimi yapanlara asker gerekliydi ve bundan sonra da böyle devam edecektir. Görünen öyle. Bazen eleman, kız bile olabiliyor. Son derece sadık, istendiği zaman kendini pencereden dahi atacak olanlar asistan olarak alınmaya başlandı. Şimdi, o hale geldik ki Türkiye’de çıkar, suistimal tanrılaştı. Ahlakı iyi olmayan bir kimseyi çok iyi görebilir ve onu hiç sıkılmadan anasanat dalı başkanı seçmek için, hem de aleni olarak destekleyebilirsiniz. Öyle bir hoca var ki adam 1980’den beri resim yapmamaktadır. Hiçte sıkılmadan eski resimlerini karma sergilere vermektedir. Hatta bu kişi, akademi hocalarının sergisine bile öğrencilerinin sanat ahlakını bozabileceğini düşünmeksizin resim vermeye devam etmektedir. Arkadaşları da halen o adamı tutmaya devam eder, ona atölye verdirip, oylarıyla desteklerlerse, siz bu işe ne dersiniz? Türkiye’nin çöküş sürecine girdiği kesin. Daha önceleri bu olumsuz insanlar tarihten silinirmiş, şimdi ise silinmeden ortada kalıyorlar ne yazık ki.

 

Ö.E.: Ben şunu anlayamıyorum; bir müzenin müdürlüğünü yapıyorsunuz, öğretim elemanı olarak hocalık yapıyorsunuz, bunca işiniz arasında bir de resim bölümünü yönetmek için başkan oluyorsunuz. Hiçbir Batı ülkesinde böyle robotek adam kılığında kimseleri göremezsiniz. Fakat biz de oluyor. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Ö.A.: Dahası da var. Bütün bu işleri yapmak için saat 11.00’de işinize gelip, 15.30’da işinizden ayrılıyorsunuz. Paradoksal birşey ama çok çeşitli işleri iki cins insan yapar: Bir tanesi dahiler, bir tanesi de hiçbirini yapmayanlar.

 

Ö.E.: Oysa üzerinde konuştuğumuz Sayın Kemal İskender’e geçmişte dostça, arkadaşça çok uyarılar yapılmıştı; varolan tutarlı çizgisini dağıtmaması için. Görünen o ki o, bunları hiç ciddiye almamış. O zaman gelişme nasıl olacak?

Ö.A.: O arkadaşımızın yaptığı hatalar karşısında, kendisine yapılan uyarılardan ders falan almaya niyeti yok. Yani çok üzülüyorum, insan o hale geldikten sonra artık yapacak hiçbir şeyi yok. Tek çare, o da yiğit bir insanın yapacağı şey olan, teşekkür edip özür dilemek, kenara çekilip, hakkına razı olmaktır. Bunun dışındaki tüm karakter biçimleri, daha fazla saldırmaya, hep benim, benim demeye yöneliktir. Ben, ona o kadar kusur bulmuyorum. O, öyle bir insan. Onun başka çaresi yok. Ama onu, canı yürekten destekleyenler var bunu bile bile. İşte onları tarih fena suçlayacaktır. Ben, hiç üzülmesinler, öncelikle yakın arkadaşlarım dahil olmak üzere, bir kere daha söylüyorum teker teker hepsini, ayrıtılı özellikleriyle sanat tarihine geçireceğim.

 

Özkan EROĞLU.: Sevgili Özdemir Altan bu gerçekçi açıklamalarınızdan dolayı ağzınıza sağlık. Çok yoğun ve sanat dolu günler geçiriyorsunuz: Konferanslar, söyleşiler, hayli ilgi çeken serginiz, serginize gelen gazeteci ve televizyoncu dostlarla oluşturduğunuz yoğun bir sanat trafiği. Buna rağmen, bana vakit ayırıp bu söyleşiyi gerçekleştirmeme fırsat tanıdığınız için size çok teşekkür ediyorum. Çağdaş Türk resmi denilince sürekli aklımda olan ve kalmaya da devam eden bir sanatçısınız. Ve son olarak sizinle ilgili birşey; ilerleyen günlerde “Dışavurum, Soyut ve Özdemir Altan Estetiği” başlıklı bir konferans vereceğim. Bunun da Çağdaş Türk Resmi açısından çok önemli olacağını düşünüyorum. Çünkü, özellikle yaşayan hiçbir sanatçı için Batı’da sıkça yapılan, fakat Türkiye’de hemen hiç görülmeyen bu sözsel etkinliklerin, yazınsal olanlardan daha etkileyici, kalıcı ve yararlı olduğunu düşünüyorum.

Özdemir ALTAN.: Böylesi ciddi ve nitelikli bir sözsel etkinliğe yardımcı olmak için ben de ne gerekiyorsa yaparım. Ayrıca, Sevgili Özkan, kullanmakta olduğunuz soru ve yaklaşım biçiminiz, Türkiye’de benim tamamen ümitsizliğe düşmüş ve kaybolmuş olan eleştirmen, sanat yazarı, sanat düşünü üzerine olan düşüncelerimi yeniden canlandırdı, kıvılcımlandırdı ve bana bir ümit kapısı açtı. Umarım ki geriden gelecek olan gençlerin başlangıç noktasının kıvılcımı da siz olursunuz. Size bu söyleşi için ben de çok teşekkür ediyorum.

 

2000 yılında Sanat Çevresi dergisi için yapılan röportaj...

 



        


 
 
Copyright © 2005-2013 ozkaneroglu.com - Sitenin yayın hakları Özkan Eroğlu’na aittir. Kaynak göstermek şartı ile alıntı yapılabilir.