adidas tubular adidas yeezy adidas gazelle adidas schuhe new balance nike air force adidas zx flux nike air max 90 asics schuhe nike air max adidas nmd adidas superstar converse schuhe nike air max thea adidas stan smith nike air max 2016 nike huarache adidas ultra boost nike free

Özkan Eroğlu
 
Generic Cialis Soft Kamagra Jelly Generic Female Viagra Generic Viagra Super Active Generic Priligy Generic Cialis Professional Viagra bestellen Viagra Tabletten Cialis kaufen Cialis Generika kaufen Viagra kaufen Cialis 20mg Pas Cher Acheter Generic Propecia Acheter Super Avana Levitra en ligne Viagra gebruiksaanwijzing Lida Afslankingskoffie Viagra kopen Priligy kopen met 60mg Dapoxetine Kamagra kauwtabletten kopen Sildenafil Priligy Cialis Jelly Cialis Original Viagra Generico Cialis Originale Kamagra 100 mg Kamagra Oral Jelly
Ana Sayfa  |  Özgeçmiş ve Faaliyetler  |  Makale ve Deneme  |  Köşe Yazıları  |  Misafir Köşesi  |  Duyurular  |  İletişim
cialis generika kamagra australia cialis preise cialis kaufen cialis bestellen levitra generika viagra online kaufen kamagra bestellen cialis generika kamagra oral jelly kamagra 100mg prix cialis cialis generique kamagra gel viagra prix viagra pour homme acheter cialis kamagra prix viagra pas cher cialis 20mg levitra 20
 
  TÜRKİYE'DE SANAT ELEŞTİRİSİ VE ELEŞTİRMEN

EVRİM SEKMEN'İN BENİMLE GERÇEKLEŞTİRDİĞİ GÖRÜŞME:

 

Soru.: Sanat eleştirisinin bileşenleri nelerdir? 
Genel anlamda eleştiri yapacak kişinin önce vicdanlı ve namuslu, yani ahlâklı olması şart. O nedenle eleştirinin en önemli bileşenlerinden biri “ahlâk”. Ahlâktan felsefeye ahlâk felsefesi aracılığıyla bağlanırsınız, böylece ikinci bileşen “felsefe”dir. 
Felsefe sizi tarih felsefesi aracılığıyla tarihe bağlar ki, buradan eleştirinin diğer bileşeninin de “tarih” olduğunu söyleyebiliriz. Konu sanat eleştirisi olduğuna göre, onu ilgilendiren tarih de sanatın tarihidir. Sanat eleştirisinin bir diğer bileşeni de “sanat tarihi”dir. O nedenle sağlam bir felsefe ve sanat tarihi alt yapısı olan biri sanat eleştirisi yapabilir. Buraya kadar yaptığım açıklamalar genelle ilgilidir. Özelde düşündüğümüz zaman ise, tabi sanat da kendi içinde dallara ayrılmıştır. Her dalın eleştirisi diye bir derinleşmenin olduğunu da kabul edebiliriz bugün dünyada. Fakat genel donanımı iyi olan biri, sanatın her konusunda düşünce ileri sürebilecek olgunluğa sahip olabilir diye düşünürüm. Resim sanatı eleştirisi ile ilgilenenin, hemen bütün görsel sanatlara bir eleştirel düşünce sunabilme alt yapısı olduğunu her zaman kabul etmişimdir. Resim sanatı, tüm görsel sanatlarda en başat alandır bence. Görmeyi ve eleştirmeyi resim sanatıyla harekete geçirebilirsiniz. Fakat felsefe ve sanat tarihini kendine mal edecek kadar deşmemiş biri de, sanat eleştirisine soyunmasın. Sadece hislerle ilgili bir şey olarak sanat eleştirisini görenler, yanılırlar. Eleştirinin özelde önemli bir bileşenidir “derin his ve hislenme”. Her şey değildir. Ayrıca Eleştirinin olmazsa olmaz dayanakları, “sanat tarihi” ve “felsefe”dir belirttiğim üzere. Sanat tarihi ve Felsefe’yi kendine mal ederek hareket edemeyen bir eleştirmenin sanat eleştirisinde fazlaca bir şansı olmadığını belirtmeliyim. Sanat tarihini de en önce biçimlerin tarihi üzerinden kurgulamak zorundadır eleştirmen. Biçimlerin tarihte ne gibi değişimden geçtiği konusuna doğru hâkim olmalıdır. Plastik sanatlar veya geniş anlamda görsel sanatlarda her şey adı üstünde görsel olduğu ve gözümüze iliştiğinden ötürü, biçim dili ile bir yere oturtulduğundan, önce en genel ve sağlam anlamda biçim eleştirisine tabi tutulmalıdır. Biçimler bir yapıta girişte bir kapıdır. Bu kapı sizi içeriye almak için ya çeker ya da çekmez. Biçimsellik algısından nasip almayansa, söz konusu kapı önünde bekleyip, içeriye hiç giremeyen birine benzer. Söz konusu kapıdan girip, sonrasında sanat yapıtlarındaki yüksek dünyaları (Hochwelt) anlamaksa, bambaşka bir olgunluk deneyimidir. Kapıdan girişteki iki şart; “nesnelliğin tutarlı bilgisi” ve “tanrı vergisi bahşedilmiş göz”dür. Bu ikisi yoksa ne yapılsa boşunadır. Girdikten sonra “Sanat eleştirisi nedir?” kitabımızda “kuramsal boyut” başlığı altındaki yaklaşımlardan biri veya birkaçı sentez edilerek yola devam edilebilir, yani bir tür içeriden eleştiriyle yola devam edilir.

S.: İyi bir eleştiri nasıl olmalıdır?
Buna “doğru” eleştiri diyelim isterseniz. Doğru bir eleştiriden, okuyanı alıp doğru noktalara taşıyan, hatta öğretici de olabilen, dürüst, ilkeli eleştiriyi anlıyorum ben. Sanatın olmazsa olmaz prensipleri var. Bu prensipleri, felsefe ve sanat tarihine yaptığınız yaratıcı yaklaşımlar size direkt öğretmese de, duyarlılığınız yüksekse hissettirir. Duyarlılığı katı olan bir kimsenin doğru bir eleştiride bulunabilmesi olanaklı değildir. Hislerinin gücü ve bilgiye dayalı donanımıdır ki, kişiye doğru eleştiri yaptırabilir ancak. Zaten sıkı bir okur, sıradan bir eleştiriyle, doyurucu doğru bir eleştiriyi birbirinden ayırır. Tarihsel açıdan da ancak iyi bir eleştirinin kalıcılığı olanaklıdır. Bu bağlamda Bedrettin Cömert’in bir sanat tarihçi ve felsefeye bilinçli yaklaşmış biri olarak eleştiri yazılarını daha dün yazılmışçasına halen severek okumaktayız. İşte bu çok önemli. Zaman en önemli eleştirmen bence. Neyin, ne olup olmadığına bizler bu gezegenden silinip gittikten sonra karar verilecektir. Doğru olan kalıcılığını sürdürecek, olmayansa silinip gidecektir. Bugün bırakın ülkemizi, dünyada da doğru eleştiri oldukça azaldı. Kimilerine göre doğru eleştirinin önündeki en büyük engel kapitalizm, dolayısıyla insan ve ilişkilerinin para ile kolay alınır olması doğru eleştirinin de önünü tıkayan yegâne engel. Belki konuşuruz, fakat yeri geldi söylemek isterim, evet doğru eleştiri azaldı gerçekten, çünkü insanlar bağımsızlıklarını yitirdiler; bulunduğumuz zaman itibariyle. Doğru eleştiri bağımsız bir ortamda ve bağımsız bir eleştirmen tarafından dile getirilebilir ancak. İşin bu tarafı çok önemli. Eleştiri konusunda “bağımsızlık” en önemli konulardan biri. Eleştiri yapmak isteyen kimselerin önce kendisine bakıp, “ben ne kadar bağımsızım?” sorusunu sorması gerekir. Çıkar ilişkileri, para, titr uğruna yapılanlar, ancak eleştiri görünümlü bir takım tuhaflıklar olabilir sadece. Bunlar bugün mağazanın gerçek vitriniymiş gibi de sunulmaktadır. İş, bugün gelinen noktada kapitalizmin yozlaştığı bir süreçte, sanat alanında daha da büyük bir yozlaşmanın yaşanmasına neden olmuştur. Gerçek, dolayısıyla sizin sorunuzdaki doğru eleştiri artık mumla aranır duruma gelmiştir.

S.: Türkiye’de sanat eleştirmeni ve eleştirisi konusunda düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
Öncelikle Türkiye’de eleştirmen, sanat yazarıyla ya da gazete yazarlığıyla birbirine karıştırılmakta. Bu açıdan düşününce Batının 18. yüzyılında bile değiliz bana göre. Tanrı vergisi göz’e sahip olmayan kimselerin eleştirmen adı altında ortalıkta gezindiğine tanık oluyoruz. İzlenimci ve Cumhuriyet dönemi ressamlarının birbirilerini eleştirdiklerini görüyoruz, daha doğrusu eli kalem tutabilen ressam-eleştirmenlerin kalem oynattıklarına tanık oluyoruz. Bunlardan Avni Lifij eleştirilerinde oldukça yerinde saptamalarda bulunmakta ve radikal. Fakat çok az sayıda yazısına rastlıyoruz. Cumhuriyet döneminden Nurullah Berk de ressam-sanat yazarı tipe bir örnektir. Daha sonra gazeteci tiplerin yavaş yavaş devreye girdiği görülür. Bu bağlamda Bülent Ecevit bile gazeteciliği döneminde sanat eleştirisi kaleme almıştır veya aldığını sanmıştır. 1923-1950 arasında el yordamıyla eleştiri yapıldığı söylenebilir. 1950-2000 arasında eleştiri de en etkin isim Sezer Tansuğ olarak dikkatimi çekmiştir. Tansuğ’a paralel Kaya Özsezgin’in ise suya sabuna dokunmayan, adeta sanat bürokrasisinin bir parçası olarak, sıkça kendini tekrarlayan metinlerle hareket ettiğini gözlerken, Tansuğ’un daha yaratıcı, analojik, kurcalayıcı metinlere el attığını gözlemişimdir. Bir sanat tarihçisi olan Bedrettin Cömert de genç yaşta katledilmeseydi; kuşkusuz bünyesinde sağlam bir eleştirmenin özelliklerini taşıdığından, 1978 öncesindeki yazılarından belli olduğu üzere, 1980 sonrasında da ülkenin sanatını yönlendirebilecek etkin bir isim olabilecekti. 90’lı yıllara kadar Tansuğ ve Özsezgin’in (İstanbul ve Ankara) ikili varlığıyla eleştirinin varlık göstermeye gayret ettiği söylenebilir. 80’li yılların ikinci yarısında ve 90’lı yılların hemen başında, -ben yazıya 1993’te başlamadan önce- Necmi Sönmez’in eleştirel yazıları biliniyor; fakat Sönmez, hep bir tarafın desteğini alırcasına, diğer tarafı eleştiriyor görüntüsünden kurtulamıyor. Tansuğ boyun eğmeyen bir eleştirmen, Özsezgin ise boyun eğen bir eleştirmen tipiyse, Sönmez de bu iki yönden hangisinde duracağına karar veremeyen bir durum gösteriyor. Bu biraz normaldi de piyasa koşullarında. Bir eleştirmenin yaşamasına olanak verecek koşullar, 1993 öncesi ve sonrasında 2000’lere dek bulunmamaktaydı. Sanatçının kendisi yazısını ısmarlıyor ve telifini ödeyerek eleştirmene yazdırıyordu. Bu da birçok çevrede kınanan bir durum olsa da başka da bir yol bulunamıyordu bu yönde ne yazık ki. Fakat eleştirmen yaşamak da zorundaydı. İşte bu noktada Tansuğ, Özsezgin’e göre bağımsız eleştirmen tipini temsil ediyor. Bu arada hemen belirtelim ki, Gültekin Elibal, Osman Zeki Çakaloz, daha sonra Mehmet Ergüven, Hasan Bülent Kahraman, Yalçın Sadak ve Canan Beykal gibi isimler sanat üzerine yazmışlar, zaman zaman yazılarında eleştiri çıkışlarına yer verseler de eleştirmen tipi oluşturmazlar. 1993’ten itibaren eleştirmeyi kendime yaşam biçimi alan ben dışında, sadece duygusal aktarımlı yazılar yazan Ümit Gezgin, “Sanat Çevresi Dergisi”nde yazılar kaleme almaktaydık. Gazeteci tipler vardı bir de; Ahu Antmen vd. Bunlar daha sonra akademik mecraya zıpladılar kendilerine verilen yoğun desteklerle ve bence sadece yazar kaldılar. Bir; sanatçıdan, iki; gazeteciden eleştirmen çıkması çok zor. Çünkü bunlar ilişkileri gereği bağımsız değiller. Karşı dergiler; “Türkiye’de Sanat” ve “Genç Sanat” yönetiminin açtığı eleştirmenlik yarışması dikkat çekiyor ve bu çevreler, eleştirmen eksiğinden ziyade, kendileri için destek kalemler aradıklarını belli ediyorlardı. Bu yarışmanın saçmalığına, her yarışmaya karşı olduğum üzere işaret ettim o tarihlerde yazılarımda. Hiçbir şey yarıştırılamazdı bana göre, hele hele eleştiri hiç. Bu yarışmada ismi biraz da itekleyerek parlatılan Levent Çalıkoğlu bir süre eleştiri yazdı, baktı olmuyor, eleştiriyi bıraktı, küratörlüğe terfi etti ve orada da kaldı. Eleştiri yazamayanların küratör olmasının en büyük nedeni eleştirinin bağımsızlığını kaldıramamaları ve eleştiriden gelecek küçük meblağlarla yaşayamamalarından kaynaklanır. Söz konusu yarışma birkaç yıl devam etti sanırım. Çıkan isimler ise bugün ortalıkta yok. Bu yöndeki eleştirilerimizin de ne kadar haklı olduğu böylece kanıtlanmış oldu. 90’lı yıllardaki yazılarımda bağımsız davrandığım kadar, ısmarlama yazılar da yazdığımı inkâr edecek değilim. Fakat özellikle 2002 yılında yayınladığım “Kim Sanatçı?/Who is an Artist?” isimli kitaptan sonra sadece inandığıma ve istenç duyduğuma yazdım ve eleştirilerimi de gelecek kuşaklara birer belge bırakmak adına yaptım ve yapmaya da devam etmekteyim. Bugünlerde bağımsız eleştirmen tip olarak kendimden başka kimseyi, ne yazık ki göremiyorum. Bunu kendini beğenen birinin ağzıyla söylemiyorum, ne demek istediğimi bilen bilir. Bir sanat eleştirmeninin kuramsal nasıl bir yana sahip olup, toplumunu ne şekilde yönlendirmesi gerektiğine sıklıkla kitaplarım aracılığıyla dikkat çekmeye gayret ediyorum. Sanat ortamında bağımsız olmamakla birlikte, daha eksiklikleri olan birkaç tip görüyorum. Onlar için daha beklemek ve izlemeye devam etmek gerektiğine inanıyorum. Fakat kendimden biliyorum; bu uzun ve ince yola dayanabilmek de o kadar kolay bir şey değil. Bu dayanıklılığı ve sürekliliği gösterenler kazanacaktır. Başlardaki eksiklik ve hatalar da normaldir. Önemli olan olgunlaşmaya başladıktan sonra hata yapmamak, dik durmak, en önemlisi de bağımsızlığa leke sürdürmemektir. Belirtmeliyim ki bir tür arzuhalciliği baştan kabul edenlerin, eleştirmen olmaları mümkün değildir. Sanat eleştirisinin sorduğunuz soru paralelindeki kuramsal ve pratik boyutlarının içerdiği kriterleri “Sanat Eleştirisi Nedir?” isimli kitabımda değerlendirdim. O kitap okunabilir meraklıları tarafından.

S.:Türkiye’de sanat eleştirisi var mı yok mu çok tartışılıyor.
Türkiye’de sanat eleştirisi var, fakat çok çok az. Avni Lifij’in az sayıdaki eleştirileri, Bedrettin Cömert, Sezer Tansuğ (son dönemleri hariç) başta olmak üzere dengeli yazıları kadar dengesiz yazıları da olan Necmi Sönmez ve ben eleştiri yazdık, yazmaktayız. En yoğunluklu eleştiriyi de kendimin yazdığını açık yüreklilikle söylemek durumundayım. Bunu, birçok kişi de doğrulayacak, hakkı hakka teslim edecektir, sorduğunuzda. Bu durum, “Kim Sanatçı?” ve “Türkiye’de Resim Sanatı” gibi radikal ve sıkı kitapların üstünde çalışma yapılana kadar böyle. İnşallah bir gün birileri bu kitaplardaki radikal duruşu ve eleştirelliği aşacak kadar bağımsızım diyebilir kendine ve dolayısıyla da direkt bir şeyler ortaya koyabilir. Örneğin bu görüşmenin de içinde yer aldığı kitap da tümden eleştirel gerçeklikler ve bu yöndeki saptamaları içermekte.

S.: Batı tarzı sanat yapma konusunu geriden takip etmiş olmak eleştiriyi nasıl etkiledi?
Görmeyi bilen toplum olup olmamakla ilgili eleştiri meselesi; özelde de görsel sanatlar eleştirisi. Batıda küçük bir çocuk dünyaya kilisede gözlerini açmaktadır neredeyse. O andan itibaren kiliselerde resimler, o çocuğun eidetik yapısını oluşturmaktadır. O çocuk büyüdüğünde kayıt ettiklerini, sanatla ilgili hangi alanda ve hangi konumda olursa olsun kullanabilmektedir. Duvar ustası bile olsa, ördüğü ve sıvadığı duvar bambaşka olmaktadır. Bizde tam da eksik olan budur işte. Çok sonraları başlıyor bizde bu görme olayı ve geç kalınmış bir durum söz konusu. Çocukluğumun en kayıt eden-eidetik kısmı Sultanahmet ve Cerrahpaşa semtlerinde geçti mesela. Ayasofya ve civarında çocukluk fotoğraflarım var. Sultanahmet Camisi avlusundan fotoğraflarım var. Cerrahpaşa’da birçok eski yapı kalıntıları içinde büyüdüm. Bunları bugün hatırladığıma göre, bana sanat açısından eidetik etkiler de bulunduğu oldukça açık. Anne tarafından İranlı’yım. Genler yoluyla da söz konusu eidetik vurguların geçiş sağladığına inanıyorum. Mesele toplum ve toplumun sanata nasıl baktığıyla ilgili. Keşke bizler, “Minyatür Sanatı-Yaratıcı Sanatın Kökleri” isimli kitabımda da işaret ettiğim gibi Batı resmine yönelene kadar, minyatürlerimizdeki boşluk-doluluk, eleman ilişkilerini doğru irdeleyebilseydik, bugün bize özgü bir resim sanatımız da o zaman olabilirdi belki. İslam’da resim yasağı falan denilen şey de kökten uydurma ve kulaktan dolmadır. Sen İslam sanatındaki “soyut” görmeyi önce doğru kavra ve anla, gerisi gelir. O nedenle ülkemiz görsel sanatlar ortamında halen İslam sanatının doğru ve nesnel yanları anlaşılamadı diye düşünüyorum. İslam sanatı yalnızca dekoratif boyutuyla ilgili biliniyor.

S.: Eleştiri için sadece gözlem yapma ve metinsel okumalar yeterli midir?
Yetmez. Gözlemin kapsamında tanrı vergisi “göz” ve “görme”nin olması gerekir. Metin anlamında da eleştirmenin kendine mal ettiği sanat tarihi ve felsefe birikimi olmasının ötesinde, sanat eleştirmeninin, sanatta yer alan diğer rol sahiplerinden daha çok “sanat enteletektüeli” olması gerekir. Bu konuya da “Bir Resme Nasıl Bakmalıyız” kitabımda bir bölüm ayırdım; oradan okunabilir. Zaten eleştirmen olacaklar ve sanat üzerine bir adım atmak isteyenlerin, hatta bugün attığını zannedenlerin birçoğunun editörü olduğum Tekhne Yayınları’nın bütün kitaplarını okumaları gerekmekte ve bambaşka, özellikle “Sanat Kuramına Giriş” kitabımda verdiğim yabancı ve Türkçe literatüre de hâkim olması şart.

S.: Sanat eleştirisinin ekolleri var mı yoksa günümüzde daha eklektik ekoller mi benimsendi?
Sanat eleştirisinde moda, ekol, vb, tamamen vitrine dayalı şeyleri yok sayıyorum. Bunlar sanatı ve eleştirisini satın alıp, esarette tutmak isteyenlerin uydurduğu şeylerdir. Sanat eleştirisinin biraz önce söylediğim kuramsal ve pratik kriterleri vardır o kadar. Bu kriterlerden eleştirmen kendi mizacına uyanları kullanıp, değerlendirebilir veya onlardan bir senteze yönelebilir.

S.: Modernizm eleştiriyi nasıl etkiledi?
Modernizm değil de, modernizmin çağı-20. yüzyıl eleştiriyi olumsuz yönde oldukça etkiledi. Özellikle eleştiri para ile esir alındı. Dünyada bağımsız eleştirmen yok denecek kadar azaldı. Sanat ortamlarında bir çeteleşme diye tabir edebileceğimiz, kendi aralarında bir top çevirme, aralarına engel teşkil edebileceğini düşündükleri kimseleri almama ve dolayısıyla gidişata dokundurmama gibi bir durum oluştu. Kurdukları düzeni yanlışları ve doğrularıyla kendi içlerinde tutup, kendi aralarında borsa oluşturanlar var. Bu konuda dünya sanat ortamlarını eleştiren Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Bunu ben de yaparım” isimli iki Alman yazarın kitabını okumanızı mutlaka öneririm. Özeleştiri denen mekanizmanın nasıl işlediğini de anlamak için özellikle. Söz konusu kitabın söyledikleri ülkemizde ele yüze bulaştırılarak yapıldığından, ülkemizde iş, içinden çıkılamaz boyutlara varmış durumda. Bilgi sahibi olmadan ilim sahibi olmak Türkiye’nin bugünkü vizyonlarından birini oluşturuyor maalesef. Özellikle sanat konusunda mevcut hükümet ile işler daha da gerilere gitmiş durumda. Önceki hükümetlerde durum sanki farklı mıydı? Hayır. Fakat yılların birikmiş öcünü almaya kalkışan mevcut hükümetle sanat, söz konusu öç alma politikalarıyla daha da geriledi ne yazık ki. Görsel sanatlar eğitimi veren kurumların içi özellikle son 30-40 yıldır planlı çalışmalarla boşaltıldı. Dünyada da insanları uyaran, eleştirel düşünmesini geliştiren derslere verilen önemin gittikçe eskiye oranla zayıfladığı da ne yazık ki saptadığımız genel bir durum. Bizde de eskiden iyi olan kimi bu tip dersler, ya ders programlarından kaldırıldı, ya da öğretmensiz bırakılarak uygulanmaması sağlandı. Özetle modernizmin zaman dilimi eleştiriyi öldürmek için elinden geleni yaptı, yapmaya da devam etti, ediyor da. O nedenle yazmakta olanın boşuna değil küratöre çevrilmesi ülkemizde. Eline maması verilen ve susturulan bir çocuk gibi durum. Modernizmin yer aldığı zaman dilimini Bedrettin Cömert’in 1972’deki şu sözleri kadar net açıklayan başka ne olabilir: “Ne yazık ki, sonuçsuz bir duyarsızlığın, verimsiz bir kapalılığın, isterik bir bencilliğin içinde yaşıyoruz. Birimizin bulduğunu veya aktardığını, bir başkası, salt alçakgönüllülük göstermemek için ya yeniden bulmaya çalışıyor, ya da hiç dikkate almıyor. Kendine bile hayrı dokunmayan bilgiç meteorlarız. Biliyorum, yanılmış bile olsam, bu söylediklerime dudak bükülecek. Yanıldığımı bile saptamak zahmetini, sabrını, sorumluluğunu göstermeyecekler. Üzüm üzüme baka baka kararacak yine. Çağ dışılık, hepimizi yutmak için pusuda bekliyor. Kişisel kurtuluş yok bunda”.

S.: Sanat piyasası oluşumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kısaca ülkemiz için söylersek, eleştiri (az da olsa) ve sanat yazanlar küratöre dönüştü, böylece her yönüyle dekoratif bir hal aldı. Küratöre dönüşmek demekse, sermayenin bir parçası olmaya rıza göstermektir. Satın alınan bir şey olmaması gereken eleştiri, satın alındı önce, sonra da dönüştürülerek kimliği değiştirildi. Burada dönüşüp, fırıldak olanlardadır asıl hata. Bu fırıldaklık ne yazık ki son 14 yıldır mevcut hükümet döneminde benimsenen özellik oldu. Sizi her zaman satın almak için birileri çıkabilir. Bu çok doğaldır. Fakat asıl mesele, sizin ruhunuzu ele geçirmelerine izin vermemeniz olmalıdır.

S.: Eleştirinin öznel yargılar içermesini savunuyor musunuz? Sanat eleştirmenlerinin donanımı yeterli midir?
Eleştiri, nesnellikten yola çıkarak, öznellikle gelişen bir yargılama mekanizmasıdır. Fakat bu öznel yargılar aşırı yoruma dönüştüğü anda tüm gerçekliğini, dolayısıyla geçerliliğini yitirir. Zaman zaman hepimiz bu aşırı yorum tuzağına düşme durumuna geliriz. Çünkü iş, bir bıçak sırtı iştir. Fakat bir eleştirmen için aşırı yorum metni ne kadar az olursa, kendi gelişimi ve eleştirmenliği adına bu önemli bir durum olarak hafızalara kaydedilen bir şey olacaktır.

Şimdi ben, bugün kendime sanat ortamında kalan tek eleştirmenim diyorum, değil mi, bunu öğreten, eleştiren, yoruma dayanan, yatırım yaptığım sanatçı isimlere bağladığım çalışmalar üzerinden söyleyebiliyorum. Her şeyden öte 2002’den önce kısmen, sonrasında tamamen bağımsız bir eleştirmen olduğuma da samimiyetle işaret ediyorum. Yaptıklarım üzerinden siz bir karşılaştırmaya gidin lütfen, bunu sanat ortamında herkes yapabilir. Hodri meydan. Yaptıklarıma ve tavırlarıma yaklaşana bile eleştirmen demeye hazırım. O nedenle durum öyle sanıldığı gibi kolay değil. Sabır, çalışma, üretken olma, paylaşma, samimi, dürüst ve ilkeli olma, vb, daha birçok özellik eleştirmenden beklenmekte. Herkes bu söylediklerim paralelinde kendi üzerinden düşünüp karar versin ne olduğuna. Durum bu kadar açık aslında.

S.: Sanat eleştirisi ile yaratıcı sanat arasında nasıl bir ilişki var? Birbirini destekliyor mu?
Yazar sanata denk gelirken, eleştirmense yaratıcı sanata denk gelir şeklinde bir yaklaşımım vardır benim. Gerçekten 2006’da Alman sanat kamuoyunda boşuna değildi sanat sözcüğüne karşı girişilen alternatif arayış. Bu arayış sonucunda “yaratıcı sanat” ve “yaratıcı sanatçı” tanımlarında karar kılınır gözüküldü. O yılda Tuğba Gürkök ile birlikte “Sanat-Yaratıcı Sanat” görüşmeler kitabını gerçekleştirdik. Benim için önemli bir çalışmadır bu. Sanatla yakından uzaktan ilgilenen herkesin okuması gerekir bu kitabı. Gerçekten sıradan bir sanat yazarının, sıradanlaşan “sanatçı” tanımının içerdikleriyle yakın ilişkisi vardır. Oysa gerçek, bağımsız bir eleştirmen yaratıcıdır, tıpkı “yaratıcı sanatçı” tanımının da içerdiği gibi.

S.: Türkiye sanat ortamında eleştirmenlere bakış nasıldır? Eleştirmenlerin sanat ortamını şekillendirdiğini düşünüyor musunuz?
Şekillendirdiğimi düşünüyorum. Bugün anlaşılmadıysa bile yarın anlaşılacaktır mutlaka. Çalışmaya ve geriye doğru değerli şeyler bırakmaya inanıyorum.

S.: Sanat eleştirmenlerinin Türkiye’de sanatı tartışacak mecraları olup olmadığı konusunda ne düşünüyorsunuz? Sanat dergiciliği yeterli düzeyde midir?
Gerçek doğru eleştiri yazan, bugün mevcut hükümetin desteklediği medyada kendine yazı alanı bulamaz. Sanat dergiciliği, gerçek yaratıcı sanatın ne olduğunu bilmeyen tüccar kılıklı kimselerin elinde ne yazık ki. Bu galiba hep böyle oldu bu ülkede. Hamit Kınaytürk’ün yayınladığı Sanat Çevresi Dergisi, hemen her yazıya açık olma özelliğiyle sanat dergileri arasında farklı bir yere sahiptir. Kaliteli de, kalitesiz de yazı yer alırdı bu dergide. Ancak ben şunun yazısını yayınlamam deme olayının da en az olduğu süreli yayınlardan biriydi. Doğru dergi dönüşüme uğramayandır, alan kişi tarafından saklanandır. Mesela bu yönde “Sanatsanat” dergisini de söylemeliyim. Ruhu olan dergi kalır geriye, olmayansa dönüşüme uğrar, hamur olur. Fakat bugün sosyal medya ve internet dergiciliğinin daha etkin olduğunu düşünüyorum. Süreli yayıncılığın internet üzerinden daha iyi yapılabildiğine inanıyorum.

S.: Sizce Türkiye’de sanat eleştirmenleri sanata yön tayin edebiliyorlar mı?
Eleştirmen olmadığı için böyle bir yön tayini durumu da yok. Sadece benim “Kim Sanatçı?” kitabımın birçok koleksiyonörü ilgilendirdiğini, kitapta nitelikli bir yer edinemediğini düşünen sanatçıları da kızdırdığını biliyorum. Kısaca bir eleştirmen olarak kitaptaki saptamalarım ses getirdi ve düşündürdü, düşündürmeye de devam ediyor, uzun yıllar da edecektir.

S.: Küratörlerin ön planda olduğu çağdaş sanat ortamında, küratörler yeterli düzeyde sanatçı keşfi yapıp onların kariyerine katkıda bulunabiliyor mu?
Küratörler bence kendilerini ön plana çıkarmakla meşgul. Kimseyi keşfetme veya tanıtma derdinde değiller. Aksine küratörleri ileri iten şakşakçıları var ve sanatçı adı altında ortada dolaşıyorlar. Örneğin Beral Madra ve Vasıf Kortun’a biat edenler ve onların bir dediğini iki etmeyen bazı sanatçı müsveddelerinin olduğunu duyuyorum. Bu başka küratörlerin de örnek almış olduğu yanlış davranışlardan biri olabilir. Bu, ne acayip bir şey öyle değil mi. Zavallı ve içler acısı bir durum. Sanatçılar bu durumdayken, ellerinde kırbaçlı küratör fantazisi geliyor aklıma. Ben katlanamıyorum bu tip ilişkilere. İnsan olanın katlanabileceği türden ilişkiler değil bunlar.

S.: Sanat tarihçiden farklı olarak eleştirmen niteliğiyle kendini ortaya koyan Sezer Tansuğ’un dönemin sanatıyla ve sanatçılarıyla ilişkisinde Tansuğ’u farklı kılan nedir?
Son dönemlerinde kolay elde edilebilen Sezer Tansuğ hariç, Sezer Ağabey’i sanırım şu tümcesinde bulabiliriz: “Aşktır benim sözlerim, özneldir, mutlak şekilde kimseyi bağlamaz, beni bile”. Bağımsızlığına düşkün, biraz deli (her eleştirmende olması gereken bir özelliktir bence bu), fakat üst seviye zamanlarında herkesin saygı duyduğu bir eleştirmen tipidir. Benim örnek aldığım, fakat sonra derinleşme aşamalarımda Bedrettin Cömert ile değiştirdiğim biri olmasına rağmen, Sezer Ağabey ülkemiz sanat tarihine bir sanat tarihçisi olarak da değerli ve yaratıcı yazılarıyla örnek olmuş biridir. Bir gün bir ressam ağabeyimiz 90’lı yılların sonunda ben, Ümit (Gezgin), Levent (Çalıkoğlu) için şöyle bir benzetmede bulunmuştu: “Ümit Abdülkadir Günyaz’a, Levent, Kaya Özsezgin’e, sen de Sezer Tansuğ’a benzer haller içindesiniz” diye. Enteresandır ve sanat eleştirisinin o günlerine dair ilginç bir yaklaşımdır bu.

S.: Türkiye’de bir eleştiri geleneği oluştu mu? Oluşması için nasıl bir sanat ortamına ihtiyaç duyuyoruz? 
Oluşmadı ne yazık ki henüz. Fakat oluşmasına emek verenlerden biri olarak, Bedrettin Cömert ve Sezer Tansuğ’un yararlı yönleriyle, eleştiri meselesindeki başka ince konuları birleştirerek gelişmesine çalışanlardan biriyim. Bu geleneğin oluşması için bence daha zaman var. Henüz erken bile diyebiliriz. 100, 150 yıl sonra biz yokken bu konuşuluyor olur, umarım.



        


 
 
Copyright © 2005-2013 ozkaneroglu.com - Sitenin yayın hakları Özkan Eroğlu’na aittir. Kaynak göstermek şartı ile alıntı yapılabilir.