adidas tubular adidas yeezy adidas gazelle adidas schuhe new balance nike air force adidas zx flux nike air max 90 asics schuhe nike air max adidas nmd adidas superstar converse schuhe nike air max thea adidas stan smith nike air max 2016 nike huarache adidas ultra boost nike free

Özkan Eroğlu
 
Ana Sayfa  |  Özgeçmiş ve Faaliyetler  |  Yazılar  |  Duyurular  |  İletişim
 
  BU YAZI İLK İVME OLAMAZ...

Uzunca zamandır bizim alanda eleştiri yapmaya değer bir yazı görmüyordum; öncelikle bunu belirtmek isterim. Fakat iyi niyetle yola çıkıldığı savunulan, bence yanıltıcı olma riski yüksek bir yazıya cevap vermeyi, alanımızın izleyicisi için önemli sayıyorum. Şöyle ki: Haşim Nur Gürel imzasıyla Türkiye'de Sanat dergisinin 42. sayısında yayınlanan ''Millennium'un imge avcıları, 2000'de 200 kimlik'' başlıklı sınıflandırma yazısı, ne yazık ki plastik sanatlar dünyamızda kabul görmüş kimi gereksizlikleri daha da kabul ettirir, pekiştirir atmosferlere işi sürükleyeceğinden, bazı şeylere dikkat çekmemin yararı olacağını düşünüyorum. Bir kere eleştirel bir gözünüz yoksa ve nesnellik yanlısı tavırlarınızı tam olarak ortaya çıkaramıyorsanız bu tip yazıları yazmanın hata olacağını hatırlatalım. Ve üzerinde yoğunlaşıp masaya yatıracağım yazı, özellikle nesnel olunmadığından dolayı garip bir liste ortaya çıkarmış  ve böylece bir tuzağa düşülmüştür. Tabii bu tuzağa düşmüşlüğe bazı hatalar neden olmuştur.

 

Şimdi öncelikle bu hatalara işaret edelim:

Birincisi, böylesi, sonuca ulaşmayacak bir sınıflandırma çalışması, başlığından da anlaşıldığı üzere duygusal ve dolayısıyla öznel ölçütlerle şekillendirilmiş. Şunu düşünmek lazım: Var mıdır tüm dünya sanatı düşünüldüğünde gerçekten “çağdaş sanat tarihine” mal olmuş 200 isim? Tabii ki yok! O zaman dünyadaki çağdaş sanat ciddiyetini yakalayamamış bir Türkiye'de nasıl oluyor da 200 sanatçı kimlik çıkarılabiliyor. İşte hatanın en büyüğü bu noktada yapılıyor. Sayın Gürel, birinci sınıf  ressam ve heykeltıraş olmanın ötesinde tam anlamıyla resim, heykel, enstalasyon veya fotoğraf vb. alanların ''sanatçısı'' olabilecek, dünya sanatını göz önünde tuttuğunuzda farklı ve orijinal olabilen kaç Türk sanatçısı sayabilirsiniz? Ben size söyleyeyim, bu ancak sizin verdiğiniz rakamın onda birini geçmez. Bunu saptamak da ancak çeşitli tartışmalarla ve dünyaya açılmak suretiyle olabilir. Bu da işin başka boyutu. Ha, belki verilen isimler ''sanatçı'' lafı kullanılmaksızın anıldığı zaman aralarında bir sınıflandırma yapılabilir ve verdiğim oran artabilir. Koskoca Alman Ekspresyonizm'i içinde birçok ciddi eleştirmen, küratör bile birinci, ikinci, üçüncü sınıf ayrımları yaparak yola koyulmuştur(*).

   Bu aşamada, örneğin ''ressam'' ile ''resim sanatçısı'' yaklaşımlarını birbirinden ayıramamış olmanız, maalesef sizi bu garip listeye sevk etmiştir. Ressam, resme bir tarafından başlamak suretiyle yaptığı ne ise, diğer tarafından hakkıyla çıkan adam iken, resim sanatçısı kaygıları bambaşka olan; yapmak istediği şey ne ise  onu, icabında ufacık bir kaç harekete başvurarak resmini tamamlayan kimsedir. Bunun dünyada bir çok örneği bulunmaktadır (**).

İkincisi, halen dünya bağlamında düşünmemekte ısrar niye? Böyle olmadığınızdan Türkiye sınırları içinde, size sunulmuş olan kısır döngünün acizliğine takılıp kalmanız da çok normal. Bir kere daha o hazırladığınız epey abartılmış listelerinizde “dekorasyon”, “tekrar” vb. gibi handikaplara düşmüş sanatçıları, ben çok rahat görmekteyim, onları bir şekilde dışarıda bırakmadan mı sözünü ettiğiniz yolda ilerleyeceksiniz?  Batı dikkatle irdelediğinde bu yönde bir Beckmann, Wols, hatta Ernst bile bu tekrarlarından dolayı eleştirmenler tarafından bazı kategoriler bağlamında dışarıda bırakılabilmiştir. Fakat bu yazınızdan önce, sizin yapıt ve baş yapıt meselesi üzerine kaleme aldığınız bir yazınızda da “dünya ölçeğinde” düşünmeye çalışmadığınızı söylemiştim. Demek ki o vakitten bu vakte düşünceniz nedir bilmem, fakat bazı yanlışlarda ısrarla takılıp kaldığınız ortada.

Üçüncüsü, yazınızın hemen her yeri eleştiriye davetiye çıkarıyor, bunu da belirtmem lazım. ''Kalıcı bir sanatçı kendine özgü bir kimliktir'' ve ''sanatı da bu kimliğin bir aynasıdır'' gibi görüşleriniz, kusura bakmayın ama çağdaş sanatın, yani 1900'den bu yana alınan sanat mesafesine ait değildir. Emin olun ki bu açıklamalarınızla geleneksel olanın sıkışıp kalmış kalıplarında, maalesef çok ısrar ettiğiniz yine  besbelli. Bunlar olsa olsa ancak bir yerellik ağzının sarf ettikleri olabilir. Kalıcı bir sanatçı, kendine özgü (bu çağdaş sanatta bir zavallılıktır) ve sanatı da kimliğinin bir aynası olmadığı oranda vardır.  Bir kere çağdaş dünyada sanatçıyı tanımadan, sadece yapıtlarına eğilerek, belki de yorumlamaların en üst düzeyde olanları yapılmıştır. Bunu unutmamak lazım. Eğer öyle bir şey olmasaydı, sanatçı kendi bireysel yapısını  tanıdığına göre, hiç tanım koyamadığı veya farklı tanımları arzu ettiğindendir ki, sanat yazarına yapıtlarını çözümletme gayreti içine girmezdi.

Dördüncüsü, Gürel'in bir sanatçı etkinliğinin önemli parametreleri(!) diye yaptığı on maddelik açıklamaya teker teker dikkatle baktığımda, ilk aklıma gelen şu oldu: Notlama yapılmadığına göre bunların hepsi yazıyı yazan kişinin öznel yargıları olmalıydı ve sadece onu bağlamaktaydı. Tamam onu bağlar da, ya bu alanda bir şeyler yapmak isteyen izleyici, koleksiyonör, özellikle galericiliğe ve sanat denen yola yeni başlayanlar bundan nasıl etkilenirdi acaba? Buların hiç düşünülmediği besbelliydi. İşte yazarın, geride açacağı yaraları, meydana getireceği rahatsızlıkları düşünmeksizin, plastik sanatlar kamuoyunun okuduğu bir sanat dergisinde öncelikle kendini tatmin eden ve sonra da illa ki, ilgili konuda düşündüğünü gösterecek böylesi bir yazıya kendini zorladığı her halinden bellidir.

Ne demek başyapıt niteliğinde eser üretmek? Yazar orada, kanımca her halde ''uluslararası bir platform kapsamında düşünüldüğünde değişik, orijinal, yeni bir yapıt üretmiş olmak'' demek istemektedir. Sanatçının, dinamizm göstermesi doğru, fakat her daim üretecek, böylece gerekirse kendini tekrara sürüklemek ve dekoratifleşmek için elinden ne geliyorsa yapacak diye bir kuralı da olmamalıdır.

''Yarattığının kendine özgü bir dünyası ve dili olması'' derken, kimse kusura bakmasın ama, bu cümleyi okuyunca bir anda masal dünyasında hissediverdim  kendimi. Buradan her şey çok şıkır şıkır ve tıkır tıkır olacak sezgilerini aldığımı ifade etmeliyim.

Yazarın ''önemli ödüllerin sahibi olması'' gibi bir açıklaması da, yukarıdaki ifademi hemen doğruluyor. Ödül ve sanat yapıtı arasında nasıl bir ilişki olmuştur, bırakın plastik sanatları, bunu hiç bir sanat alanında aklım bir türlü almaz. Yazarın ödüle ilişik sanatçı tiplemesine yönelmesi garip ve Türkiye'nin bu düşüncelerle sanatın her dalında ciddi anlamda geri kalması da o denli normaldir. Hatta, ben Türkiye için aksini düşünüyorum: Ödül denen, kısır döngülü bir jüri ve yarışmacı bulamacının olduğu bir ülkede ödül almamak, kesinlikle daha doğru olanıdır. Kaldı ki yazarın  listesinde, -kendisinin bir yaklaşımı olduğu için söylüyorum- ödüller alıp haklı noktalara tırmanmaya çalışan bazı kimseler de her ne hikmetse yoktur.

''Ürettikleri içinde yaşadığı toplum içinde kabul görmesi'' derken, herhalde yazarın, “kendisi ve içinde bulunduğu cemiyeti içinde kabul görmesi” denmek istenmiştir. Bu durum yazının mantığıyla o kadar uyuşmaktadır ki, zahiri senaryolar gözümün önünden net bir şekilde geçivermektedir. Profesyonel sanatçılıktan bahsedilirken, çalışmalarını paraya çevirebilenler, belki de yapıt dedikleri şeylerden büyük paralar kazananlar, sanatçı ideolojisi denen şeyi gümletip, ne yapıp edip “birilerine”, “birbirlerine” yaranarak bir yerlere hızla tırmanmak isteyen (özellikle Türkiye için söylüyorum bunları) kimseler kastediliyor gibi geldi bana. Yahu bu ortamda herkes her şeyi biliyor, belki de bunları söze döktüğü kadar yazıya dökemiyor. Şüphe duyulmasın ki, kesinkes biz birbirimizi iyi tanıyoruz.

Şimdi 4, 5, 6, 7 ve 8. parametrelerine(!) katılıyorum yazarın. Fakat bu beş parametreye(!) göre saptadığı 200 kişiye baksın Sayın Gürel ve kendiyle, daha da ötesinde kendine göre doğru zannettiği saptamalarıyla nasıl bir çelişkiye düştüğünü fark etsin. Demek ki geri kalmış tekrar sanatının yoğun ve revaçta olduğu bir toplumda sınıflandırma çalışması yaparken çok dikkatli olmak, iyi düşünmek, olayı karşı görüşten insanlarla bile önce tartışarak, iyice irdeleyerek ileri sürmek gerekliliğini dilerim bundan sonraki zamanlarda bir daha unutmaz yazar. Ne diyelim ta başından buraya kadar, her haliyle yazarın adına kaleme alınmış talihsiz bir yazı .

Gelelim 9 ve 10. Parametrelerine(!); bu iki vurgulamanın içerdikleri ise “olmazsa olmayabilir”. Sanatçı denen kişi farklı teknikleri içeren alanlara girmek zorunda neden olsun ki, “ortada var olan işe bakmak” en doğrusudur.  Ve ayrıca sanat tarihi ve eleştiri alanında sanatçı değil, “sanat eğitimcisi” etkin olmalıdır. Tabiidir ki sanatçının da sanat tarihsel ve eleştirel yaklaşımları olacaktır, fakat o özellikle sanatla cebelleşip, orada sözünü söylerse, daha doğrusu sanat tarihsel ve eleştirel birikimini kendi sanatı boyutunda kullanıp, sanatını yetkinleştirme çabasına girerse doğru olana yönelmiş olur. İşte buradan hemen anlaşılmaktadır ki, yıllarca sanat ürettiğini sanan akademik insanların, ısrarla sırtını eğitim kurumlarına dayayarak, sanatçı da olduklarını ancak müthiş ve spekülatif iddialarla sürdürebilmiştir. İşte bu yanıltmacı durum, görülüyor ki piyasadaki bir yazarı (H.N.Gürel vb.) bile parametreler(!) oluşturacak kadar ileri götürmüştür. Yani yanlış yanlışı getiriyor beraberinde. Fakat burada bir görüntü daha ortaya çıkıyor ki, o da bizim toplumda hep insanlar birbirine yaslanma zorunluluğunu kendinde hissediyor ve birbirine yanlışlarını da hatırlatmak istemiyorlar, işte Sayın Gürel de o garantiye oynayanlardan biri bence. Bırakın kardeşim şu garantiye oynama, illa ki egemen olacağım ve birilerini egemen kılacağım edalarını bir tarafa, işinizi doğru yapın yeter ..!

Beşincisi, yazar, ''sınırlı sayıda bir kimlik vermeyi amaçlayan bir yaklaşımı daha doğru yapabilmek ve elmalarla armutları karıştırmamak için bir ön sınıflandırmadan yana olduğunu'' ifade etmesine rağmen, her halde oluşturduğu ve epeyce önlerde olan bu sınıflandırmasında, karıştırmanın yazık ki daniskasını yaptığının farkında bile değildir.

Yine şunu da hemen belirteyim ki, yazarın, -bu benim iddiamdır ki- bağlı bulunduğu cemiyetinde etki altında kalmaması mümkün değildir. Daha baştan titreyerek girilen bir işten hayır gelmemesi kadar da normal ne olabilir ki? Ve bu sorunları yaşadığı, yazısındaki ilgili paragrafın sonlarına doğru, yazısının neredeyse dörtte birlik, belki de en önemli iddialarını barındırdığı kısımlarını geride bırakmışken, birdenbire yazısına attığı başlığın bile çelişkisini yaşıyor olması; acaba yazımın başlığı ''Yaşayan Türk Sanatından Kimlikler'' mi, yoksa ''2000'de Görsel Sanatlarımızın Sanatçı Kuşakları'' mı olsa? Yok yok veya ''Millenium'un İmge Avcıları-2000'de 200 Kimlik'' olmalı deyip, bu garip yazının başlığı konusunda bile müthiş derecede tedirgin ve çelişkili olduğunu her halinden belli etmiştir. Nedir bu tutarsızlıklar? veya illa ki kotaramayacağınız bir işe bulaşmak zorunda mısınız? 

Altıncısı, Sayın Gürel, kimlerle ortak noktaları aramak istiyorsunuz? Bunu anlamış değilim, eğer bunu geriden gelen genç insanlarla yapacaksanız (ki doğru olanı odur) onlara kendi tutumunuzla önce örnek olmalısınız. Siz, bu yönde örnek olmaktan bir kere çok uzaksınız. Sizin konumunuzda birine politik olmak yakışıyor mu? Ya da şu adam bana daha yakın bana ayak uydurur, istediğim zaman onu sustururum, istediğim zaman konuştururum gibi düşüncelerden veya bu tip düşünceleri taşıyan insanlardan uzaklaşabiliyor musunuz? Siz kendinize karşı ne kadar samimisiniz. Birileriyle ortak noktalara girebilmeniz için önce samimi, içten, tarafsız, olmanız gerekme mi? Siz bunları bana göre yakalamış birisi değilsiniz. İşte bu nedenlerdendir ki belli kalkanların arkasına saklanarak söylem geliştirmek istiyorsunuz, fakat olmuyor. Zorlasanız da olmayacak ..! Olduğunu sandığınız şeylerin hepsi gün gelecek geri dönecek, işte o zaman ilişkiye girdiğiniz kimseler de sizi sıkı bir şekilde yargılayacaklardır. Basmakalıp, siz ve çevrenizde, size uyum gösterdiğini zannettiğiniz insanlarla yarattığınız ''bana ya uyarsın ya da bu diyardan gidersin'' dayatmalarını bırakmadıkça (ki çevrenizdekiler bunu yapıyor ve siz aleni boyutta buna ses çıkarmıyorsanız bana göre oyunun içindesiniz demektir) bu sanat ortamını geliştirmeniz zordur ve neredeyse mümkün bile değildir. Bir de şunu diliyorum, eğer ki ortamımız konusunda hissettiklerim doğruysa, bir kısmını dillendirmeye çalıştığım handikapları yaşayan hiç kimsenin müze de kurmamasını, küratörlük ve galericilik de yapmamasını salık veririm.

Yedincisi, yaş dilimlerine göre sanatçı ayrımlarını yapma, işi yaşla sınırlandırmak öylesine tehlikeli bir şeydir ki. Sanat denilen ve dünyada çok az insana nasip olmuş olguya kaç kişi layıktır. Sanatçı olmayıp da, yukarıda açıklamaya çalıştığım ressam, heykeltıraş mantıkları için de yaşa göre ayrım yapmak yine çok tehlikelidir. Oysa dünyada olduğu gibi, hele hele minyatür dışında varolan resim sanatımızın geçmişinin 100-150 yıl ile sınırlı olması, üsluplara ve bazı akımlara yakın sınıflandırmalar yapmanın doğru olacağını akla yakın tutmaktadır. Ya da insanlar doğarlar ve sanatsal faaliyetlerine belli bir yaş olgunluğundan sonra başlarlar. Faaliyetlerinde yoğun oldukları, kendilerine dönük ilk izleri bıraktıkları ''on yıllara'' dönük açıklamalar yapmanın bile bir sakıncası yoktur. Ve Sayın Gürel'in beş bölümlendirmesinin ardından, hemen ilk paragrafı şöyle başlıyor ve yazısının başından beri süregelen tutucu, yeniliğe kapalı, artık dünyada epeyce geri kalmış bir görüşü, belki de yazısı boyunca bu kadar dillendirebilecek başka bir açıklamanın olmadığı şu ifadede bulunuyor: ''90 yaşındaki bir sanatçı ile 30 yaşındaki bir sanatçıyı aynı sınıflandırma düzeni içerisinde sunmanın yanlış olacağını düşünüyorum...'' . Bu ne demektir ve nasıl bir yaklaşımdır tanrı aşkına? Bir kere sanatın yaratıcı mantığına ne kadar kapalıdır. O zaman farklı yaşlarda olan sanatçıları aynı sergilere de almayalım, olabilir mi böyle bir şey? Hayır. İşi plastik kıstaslara göre düzenlerseniz, o zaman vurgulamaya çalıştığınız tuhaflıkları da yaşamazsınız.

Çağdaş Türk Plastik Sanatlar ortamı için hem dünya ölçeğinde bir kıstas, hem de Türkiye'de sanatçının yerini bilmesi açısından “üsluba” dayanan bir kategoriye gitmek en doğrusudur. Fakat böylesi bir kategoriye hak etmeyenlerin hiç girmemesi şarttır. Bir ucundan hak edip, bir ucundan hak etmeyenleri ise daha sonra farklı bir sınıfsal  kategoriye götürebilirsiniz. Daha başından, yani özellikle 1950'den günümüze Türkiye'de çağdaş sanat bağlamında “dünya standartları” ve “yapıt-sanatçı ölçeğinde” dört kategori oluşmaktadır:

1. Çağdaş ikonografi ve analojiyle ilişkide olma

2. Soyut ve soyutlamayla modern bir ilişkiye girme

3. Yeni figür olgusundan hareket etme

4. Yeni bir dışavurumun savunuculuğunu yapma

Artık çağdaş boyutta, bu dört kategoriden birine uyup, bir bölümüyle de olsa, yeni olana ulaşan çalışmalar kendisini yapıt, onu ortaya koyanı ise sanatçı statülerine ulaştırır. Bu eylemin dışında kalıp, söz konusu ettiğim dört kategoriden birine uygunluk gösterip yeniye ulaşamayan kimse ise, ilgili eğilimde çalışma üretmekle kalır, sadece ustalığını göstermekle yetinir veya yetinmeyebilir de.

Kısaca şunu söylemek gerekir ki, yaşa maşa göre ayrımlamaya girmenin, hiç bir ülkenin özellikle sanat-sanatçı ortamına bir yararı olamaz. Esas ayrımlama çalışması, ayrımlamayı yapanda iyi bir sanat tarihi bilgisi başta olmak üzere, sezgiyi ve ileriki zamanları görebilmeyi zorunlu kılar; yani bir eleştirmen duyarlılığı olmadan asla ve asla söz konusu ayrımlamalar bir neticeye varamayacaktır. Onun içindir, ben diyorum ki herkes kendi işini yapsın, yapamayacağı işlerin altına girmesin ..!

Sonuç olarak bir tarafta ne yaş olgusu, ne de Sayın Gürel'in deyişiyle parametreler(!) vardır. Çağdaş sanatta, yani ortalama son yüz yılda yukarıda verdiğim dört kategori bir tarafta, sanat tarihinin yıllarca meydana getirdiği ve özellikle son yüzyıldaki gelişmeleri bir tarafta durmak kaydıyla plastik sanatlara eğilimi olan her Türkiyeli, eğer layıksa duyarlı ve biriktirmiş gözler sayesinde gereken yere oturur, oturacaktır. Bu tip gelişmeleri savsata kabilinden saptamalarımıza alet etmemizin, dahası olayı zorlamamızın ve -resim diliyle- olayı çamurlaştırmamızın hiç gereği yoktur.

Yazımı rahmetli Bedrettin Cömert'in şu özlü ve o denli de yerinde açıklamasıyla sona erdirmek istiyorum: ''...Yazın dünyasında en iyi okul nasıl okumaksa, resim dünyasında da en iyi okul görmektir; ama dikkat edin bakınmak değil ‘görmek’tir. Görme duyusunun eğitimi önce görmekle, sonra da görme eylemi üzerine kuramsal bilinçlenmeyle olur. Bizim yazıncılarımız görmekten bile üşeniyorlar çoğun. Ya da ön yargılı olarak belirli kişilerin ürünlerini gördüklerinden, hiç görmemiş gibi oluyorlar, hatta duyarlılığı henüz koşullanmamış bilgisizlerden daha kötü duruma düşüyorlar...'' (***).

 

NOTLAR

(*) Bu konuda belki de en yararlı kitaplardan biri İngilizce baskısının da var olduğunu bildiğim  Joachimides, Rosenthal ve Schmied gibi yaratıcı sanat adamlarının, düzenlenmesinde büyük katkıları olan 20. yüzyılda 1905-1985 yılları arasındaki Alman resmi ve plastiği (Deutsche Kunst im 20. Jahrhundert Malerei und Plastik 1905-1985)  sergisinin epeyce etli kataloğudur. Şimdi bu sergi ve katalog, aslında Alman plastik sanatlarının iki kolu olan resim ve heykelin yanı sıra, resimden farklı yanıyla bazı üç boyutlu plastik işlere de kucak açmıştı. Sergi-katalog tam bir kategori çalışmasına işaret etmekteydi. Çünkü katalog, teori ve siyah beyaz fotoğrafların kullanıldığı iki bölüm ve renkli ana bölümle birlikte üç kısımdan meydana gelirken, siyah-beyaz bölümde adı zikredilen bazı sanat insanları renkli ana bölümdeki kataloglamaya dahil edilmemişti. Bu durum, bir plastik seleksiyonun varlığına işaret etmekteydi. Sergi 1986 yılında olmuştu ve belki de yüzyılın en önemli sergilerinden biriydi bana göre. Tabii sergi-kataloğun bir önemi de “bir ayrımlaştırma çalışması nasıl olur”, “neye göre yapılır” gibi çağdaş yaklaşımlı aydınlatmalara da yönelmesiydi. Bu sergi-katalogtaki tüm seçimler dikkatle irdelendiğinde, yukarıda vermiş olduğum 4 kategorik yaklaşım da rahatlıkla görülecektir. Daha kapsamlı bilgi için bakınız: Christos M. Joachimides-Norman Rosenthal-Wieland Schmied, Deutsche Kunst im 20. Jahrhundert-Malerei und Plastik 1905-1985, Münih, 1986.

(**) Bu konuya en iyi örnek, resim ve grafik sanatçılarından biri olan Gotthard Graubner'dir. Yaptığı resimleriyle malzemeyi iyice en aza indirgeyerek mekan ve renk ilişkisi bağlamında çağdaş Alman sanatının önemli isimlerinden biri olmayı başarmıştır. Özellikle davet edildiği toplu sergilerde boyasal alanları en yalın haliyle değerlendirerek zaman zaman eleştirilere uğrasa da çağdaş sanat eleştirmenlerinin Almanya'da vazgeçemediği bir sanatçıdır. En son Almanya'nın Baden Baden şehrinde düzenlediği 1981'deki sergisi sırasında, resme kolaycı yaklaştığına dönük tartışmalara muhatap olmasına rağmen, dünyada küratörlerin kabul ettiği bir sanatçı olmaya devam etmektedir. Bir de sanatçının sanatla ilgili ideolojik yönünün belirginliği duruşunu sağlamlaştırdığı gibi, çağdaş dünyada onu ön plana itmiş ve sanatçı olma olgunluğunu da arttırmıştır.

Bu konu için George Baselitz'in 1997-98 yıllarıyla, 80'li yıllarda yaptığı çalışmaları karşılaştırmaya götürüp, aradaki plastik farkların ortaya koyduğu gerçekleri dikkatle ayrıştırdığımızda da önemli kanıtlar elde ederiz ve bu kanıtların temel çıkış noktası sanatçının ideolojik duruşundaki belirginliğidir. Son resimlerinin diğer resimlerine göre nasıl yalınlaşıp, iyice az elemanla söz sahibi olması, sanatçıya sanat ideolojik durumunun getirdiği bir kazançtır. Bunlar, yani bir sanatçıyı sanatçı kılan günümüz koşullarının hepsi birbirine bağlıdır aslında. Daha geniş bilgi için Baselitz Röportajı, Art Kunst Magazin, Şubat 1999, No:2, ss. 10-20.

(***) Bedrettin Cömert, Eleştiriye Beş Kala, Ankara, 1997, s. 313

PS. Sayın Gürel’in düşünülmeden ve bu konuda yığınla var olan örnekler incelenmeden  oluşturulmuş yazısına, özellikle hazırladığı isim listelerinde yer alan ciddiyetsiz dizgici hataları da eklenince iş çığırından çıkmıştır. Örneğin doğrusu Abdurrahman Öztoprak olan, önemli bir sanatçımızın adının, dizgici hatasından kaynaklandığını düşünmek istediğim isim kısmı “Apturrahman” olarak yanlış bir şekilde yazılmıştır. Ötesinde ressam yerine enstalasyon, yine ressam yerine baskı resim ibareleri yanlış bir şekilde arka arkaya tekrarlanarak dikkatsizliklere devam edilmiştir. Böylesi stratejik yazıya yazarının verdiği önem işte bu kadardır. Oysa her yazıda dizgi sonrası ya okunur, ya da yazı disketten aktarılır. Ne diyelim dikkatsiz davranmış derginin yazı işleri müdürü de; bundan ders alsın ve söz konusu yazar tarzındaki kimselerle çalıştığı için de tanrı biraz sabır versin. Derginin bir sonraki sayısında, dizgi yanlışlarına işaret edilip, düzeltme çalışması yapılmalıdır. Fakat bu hata ve yanlışlarla tarihe bir dergi kalmıştır. Bu kalıcılığı nasıl yok ederler bilemem.

 



        


 
 
Copyright © 2005-2013 ozkaneroglu.com - Sitenin yayın hakları Özkan Eroğlu’na aittir. Kaynak göstermek şartı ile alıntı yapılabilir.