adidas tubular adidas yeezy adidas gazelle adidas schuhe new balance nike air force adidas zx flux nike air max 90 asics schuhe nike air max adidas nmd adidas superstar converse schuhe nike air max thea adidas stan smith nike air max 2016 nike huarache adidas ultra boost nike free

Özkan Eroğlu
 
Ana Sayfa  |  Özgeçmiş ve Faaliyetler  |  Yazılar  |  Duyurular  |  İletişim
 
  İKİ YAZIYA ELEŞTİREL CEVAP

Genç Sanat dergisinin Eylül; 49. sayısında Kemal İskender imzasıyla yayınlanan Ayın Yazısı: Şu sanattan gerçekten anlayan biri varsa eğer, fovizm sonrasındaki Matisse’in neden bu kadar büyük bir sanatçı sayıldığını bana da anlatsın lütfen!, diğeri ise Türkiye’de Sanat dergisinin Eylül-Ekim; 35. sayısında Haşim Nur Gürel imzasıyla yayınlanan Türk Resminin Başyapıtları isimli yazıdır.

Öncelikle belirtmeliyim ki iki yazı da yazarlarını bağlayan eksik ya da hatalı yaklaşımlarla donanımlı. Fakat Kemal İskender’in bir sanat tarihçisini oldukça ilgilendirmesi, düşündürmesi gerektiren ve bir açıklamayı mutlak isteyen yazısı ise tam bir felaket. Sanatçı olması gereken ve bir sanat eğitimcisi olan Sayın İskender, bu yazısında teorik anlamda birbiri peşi sıra bir çok gaf yapmış. Bunları enlemesine ve boylamasına cevaplamaya kalkarsam, iş bir yazının konusu olmaktan çıkmaktadır. Bu arada unutmadan yabancı dili İngilizce olan Sayın İskender’in teşhiste oldukça yanıldığı Matisse konusunu, tam olarak kavrayabilmesi için şu yayını ona önermek istiyorum: Hayden Herrera, Matisse A Portrait, New York-London-San Diego, 1993 (Harcourt Brace Company Yayını). Yazara ait gaflar, gündeme şöyle geliyor: Birincisi yazar, modernizmin ne olup olmadığı konusunda oldukça sığ bilgilere sahip. Onun içindir ki, modernizmi rahatlıkla biten/sonlanan bir mantık içinde görmekte ısrar ediyor. Ayrıca postmodernizmi 80’li yıllara çekecek kadar da kendinden emin. Her iki yaklaşım da çok gülünç. İkincisi, sanat tarihi bilgisinin yeterli olmamasından kaynaklanan, Tarihi modernizm konusunu ne yazık ki yerine oturtamamaktadır. Oysa bu yönde Kandinsky’in Monet’ye getirdiği soyut prensipteki açılımlar (Vasili Kandinsky, Sanatta Zihinsellik Üstüne, İstanbul, 1993, Çev. T. Turan), tarihi modernizm konusu ortaçağa (Umberto Eco, Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik, İstanbul, 1998, Çev. K. Atakay), örneğin bir Limburg Kardeşler’in tavrına kadar inebilmektedir. Üçüncüsü, fovların (fovist diye bir şey yok fov var) getirdiğini biçimsel bir yenilik olarak kabul etmesidir ki, bu yargı yenilir yutulur cinsten değil. Yahu, aynı tarihlerde Almanların dışavurumcu sanatçıları ekspresyonun hemen her türlüsünü gündeme getiriyorken, böyle bir yargı fov’lar için nasıl geçerli olabilir? Pes doğrusu. Dördüncüsü Sayın İskender, Matisse’i tanıyamadığını bir başka aşamada da ele vererek onunla, klasik-barok-çağdaş-modern kavramları ve tanımlamaları arasında ilişki kuramama kısırlığını da açığa vuruyor ve böylece doğal olarak Matisse ve onun gibilerin bütünsel boyuttaki değerini keşfetmek konusunda nasıl da geri kaldığını tüm açıklığıyla ortaya koymuş oluyordu. Beşincisi Matisse’in gerek yetkinliğine, gerekse yenilikçi olup olmadığına kararı Kemal İskender’in vermesi, -yukarıda ve aşağıda saydığımız eksiklikler olduğu için- olası bile değildir. Çünkü böylesi bir tartışma dünya sanatı bağlamında çoktan aşılmıştır. Ah litaratür takip etmeyince, işte böyle oluyor. Altıncısı sanatta sürekli yenilik, bal gibi olmaktadır (nitelikli sanatçı veya yapıt azdır. Bunu her gözün görmesi mümkün değildir), fakat Sayın İskender, ne yazık ki oldukça yavan olan kendi sanat yapısı gibi anlayışlara sıkı sıkıya bağlı kaldığından bu özelliğin de farkında olamamıştır. Artık sanatta yenilik, tikel olana yönelmiş, sessiz ve derinden gitmektedir.Bunları ortaya çıkarabilmek için nitelikli bir göz ve görme çok önemlidir. Yedincisi sanatla bilimsellik arasında kurduğu ilişkiler konusunda da zafiyetli durumlara düşen Sayın İskender, örneğin o köklü Almanca litaratürü izleyemenin getirdiği bir hamlığı da göstermiş oluyor. Sekizincisi, yazının dördüncü bölüm ilk paragraf sonlarında, sanatçı Kemal İskender olarak kalıp kıramamanın getirdiği hasta ifadeler ve açılımlarla karşı karşıyayız. Cümlelerdeki bariz anlam kaymaları da bunun bir göstergesidir zaten. Aynı durum, daha sonraki paragrafta da devam ediyor ve Sayın İskender’in ne kadar yavan bir akademizm taraftarı olduğu iyice anlaşılmış oluyor. Ve daha sonra birbiri peşi sıra gelen gaflar ve yanıltıcı düşünceler devam ediyor. Sonuç olarak bu yazı, Sayın İskender’in, kendisini bir bilim adamı (örneğin sanat tarihçisi) gibi gördüğü ve bunu da ne yazık ki beceremediği talihsiz bir yazıdır.


Diğer yazı ise, farklı bir iddia ile ortaya çıkmış. Sayın Haşim Nur Gürel, söz konusu yazısı içinde Öznel de olsa seçimde kullanılan kıstaslar alt başlığında, dile getirdiklerine öznel de olsa vurgusunu ekleyerek bir şeylerden sıyrılmaya çalıştığını daha baştan belli ve kabul etmekte, fakat yanılmaktadır. Bir kere bu bölüm için en azından sayısız bibliyografik taramayla yola çıkmalı ve bunu okuyucuya direkt sunmalıydı. Bölümü meydana getiren maddelerin açılımlarına bakınca, bunların Sayın Gürel’e ait olan ve kesinlikle onu bağlayan kıstaslar olduğunu da hemen anlıyoruz. Öncelikle bir yapıtın, başyapıt olmasının ötesinde, gerçek sanat yapıtı olması gerekiyor. Bunu anlayabilmek için, dünya resim sanatı tarihini çok iyi bilmek, yorumlayabilmek ve dünya resim sanatı tarihine bağlı; karşılaştırma zenginlikleri oluşturabilmek gerekiyor. Neyin tutarlı ve başyapıt olabileceğini kestirmek nasıl olur da bu kadar basit kıstaslara indirgenebilir? Söylediklerim paralelinde, önce sanatçı saptamaları yapılmalı ve bu saptamalar üzerinde tartışmalar açılmalıdır. Sonuçta o nitelikli sanatçılar belleklere kazındıktan sonra, yapıtlarından bir seçmeye gidilebilecektir. Onun için Sayın Gürel kusura bakmasın ama sözünü ettiği on maddelik kıstas bütününün ciddi ve sanat bilimsel hiç bir geçerliliği yoktur. Batı’da seçkin yapıt, yani müzeye girmeyi hak etmiş yapıtlar ve başyapıt dediğimiz özellikli yapıtların seçildiği atmosferlerin nasıl olduğu konusunda bir araştırma yapılmadan gündeme getirilmiş bu yazı ciddiye alınır, bir tartışma açar mı bilmem, fakat karanlık odada bir şeyi bulayım derken, her şeyi yıkıp dökmeye varan tehlikeli bir duruma kesinlikle işaret etmektedir. Bir de Sayın Gürel, olayı sürekli Türkiye kapsamında görmekte ve çağdaşlık bağlamında ülke dışındaki yapılanmaları göz ardı etmektedir. Kanımca asıl üzerinde durulması gereken de budur. Sanki Türkiye dünyada tek başınadır ve diğer ülkelerle de hiç bir ilişkisi yoktur. Aman yapmayın! Ayrıca yazıya, sadece bir hava versin diye kullanılmış dipnotlar da söylemeye çalıştıklarımı doğrulamaktadır.



        


 
 
Copyright © 2005-2013 ozkaneroglu.com - Sitenin yayın hakları Özkan Eroğlu’na aittir. Kaynak göstermek şartı ile alıntı yapılabilir.