adidas tubular adidas yeezy adidas gazelle adidas schuhe new balance nike air force adidas zx flux nike air max 90 asics schuhe nike air max adidas nmd adidas superstar converse schuhe nike air max thea adidas stan smith nike air max 2016 nike huarache adidas ultra boost nike free

Özkan Eroğlu
 
Ana Sayfa  |  Özgeçmiş ve Faaliyetler  |  Yazılar  |  Duyurular  |  İletişim
 
  SANATIN ENTELEKTÜEL EVRİMİ


Ne kadar kolay, bir o kadar da zor bir başlık. Fakat herşey “sanat” ve “anlamak”ın tanımladıklarına bakışınızla ilgili. Meseleye kolaycı mı, yoksa karşıtı bir içsellikle mi yaklaşıyorsunuz; bu önemli. Çünkü söz konusu yaklaşım seçiminin, meseleyi doğrudan etkilediğini hemen belirtmeliyim.

 

Tam olarak “sanatın entelektüel boyutu”nu değerlendiren bir yazı kaleme almak istiyorum. O nedenle yazımın başlığında kullandığım “anlamak”ı, ne anlamda kullandığımı dile getirerek meseleye yavaş yavaş gireyim. Entelektüel kelimesinin kökeni Latince “intellectus”tan gelir ve “anlamak” demektir. “Anlamak”, “sanat”la yan yana geldiğinde, bu yazının ana ekseninde ele alacağım “sanatın entelektüel boyutu” konusunu da çok iyi tarif etmekte.

 

Zaman içinde yaşadıklarım şunu gösterdi: Sanat ve özellikle yaratıcı sanatı anlamak için başka bir boyut gerekiyor ve bu boyuta ulaşan insan sayısının da yeryüzünde oldukça az olduğunu düşünüyorum. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bile az sayıda olan bu tip insanın, bir üçüncü dünya ülkesi olan Türkiye’de de yok denecek kadar az olduğu kanaatindeyim. Amacım bu yönde hem dünya, hem de Türkiye’deki durumu yargılamaktan ziyade, “sanatı anlamak” olgusuna ulaşmak isteyen insanların ne yapması, dolayısıyla da ne yapmaması gerektiğine dikkat çekmeye çalışarak, ön açıcı bir rol üstlenmeye çalışmak.

 

Burada en genel haliyle ele almak istediğim konu “sanat” olduğundan, kapsamlı bilgi, birikim gerektiren ve kimi zaman da soyut konuların devreye girdiği, derinlik içeren bir alandan ve bu alanı anlamaktan söz ettiğimi de vurgulamak isterim. Hemen belirtmeleyim ki, bugün dünyanın geldiği noktadan düşününce, “sanat”ı anlamayan ve bu “anlama”yı yayamayan bir toplumun, ilerlemesi için en ufak bir şans bile bulunmamaktadır.

 

 

Böyle hassas ve önce birey, sonra toplum bağlamındaki bir konunun, büyük bir Batı ve Doğu kültür mirasını geri planında taşıdığının bilinmesi, ve her daim uygulamalara dahil edilmesi de gerekiyor. Böylece Batı sanat öğretisinin, çoğun yaptığı gibi Doğu’yu yok sayarak veya geri plana iterek eksik kaldığını, dahası bu konuda kesin olarak haksızlık ettiği düşüncesini, bir kez de ben hatırlatmak isterim (Bugün dünyada hemen her disiplinde Batı öğretileri temel alındığına göre, bu yönde şüpheli bir durum söz konusu olup, dolayısıyla edindiklerimiz yönünde de aksak bir durumla karşı karşıya olduğumuz düşünülebilir). Öncelikle sanatı anlarken tekelci ve tekçi (ve aynı zamanda bütüncül) bakış açılarının, bu “anlamak” meselesine tarihsel süreçte büyük zarar verdiğini de hatırlatmalıyım. Verilen bu zararın din kaynaklı olduğunu ve başka olgularla da desteklenerek kültür tarihinde tek ve ikili bakış açılarının eşliğinde, fakat ne yazık ki tekçi[1] algılamalarla iyice genleşmiş olduğunu söyleyebilirim.

 

Yakın zamanda güncel sanatla ilgili yaptığım bir dizi seminer çalışmasının sağladığı olanaklarla zenginleşen auram ve bunun kazanımları sonucunda, tarih boyunca sanat eserinde son şeklini bulan sanatı anlamanın tek ve gerçek yolunun doğru yöntem ve yollarla elde edilmiş “entelektüellik” olduğuna, artık en ufak bir şüphem bile yok. Sanatın ister uygulama, isterse teorik tarafında olun, bir “sanat entelektüeli” olamadıkça, bugün dünyanın geldiği noktada bir şey olmadığınızı, emin olun ki kısa sürede öğreneceksinizdir. İşte asıl sorun da tam bu noktada başlamaktadır: Bunu fark eden kimseler, eğer fark ettikten sonra kendilerini geliştirmiyorsa, potansiyel bir tehlike oluşturmakta, hiç anlamayanlarsa direkt tehlike olmaya devam etmektedir. İşin ilginç tarafı, özellikle Türkiye vb. toplumlarda, bu bağlamda eğitim sistemi ve buna bağlı sanat eğitimindeki klişe sürecin körüklediği, söz konusu tehlikeli durumun, uzun yıllardır sanat ortamını olumsuz etkilediği de çok açıktır, hatta bu durum ufak bir araştırmayla çabucak anlaşılabilir.

 

Peki bu “sanat entelektüelliği” nasıl elde edilebilir? Öncelikle bunun, verilen bir şey değil, alınan bir şey olduğunu net bir şekilde hatırlatarak konuya girmek isterim. Bu durumda, öncelikle ne veriliyor ya da sunuluyorsa, bunlara şüpheyle bakmalı, alınmak istenileni eleştiri ve özeleştiri süreçlerini birlikte işleterek almak gerekmektedir. Ancak o zaman, daha işin başından, bu halle “sanatı anlamak”a, dolayısıyla “sanat entelektüelliği”ne bir yönelişte bulunulabileceğini düşünüyorum.

 

Önerilen başlıklar

 

“Sanatı anlamak” yönünde algı ve bilgiye dört temel başlık öneriyorum:

1. “İnsanı anlamak”. Bunun için, tüm kültür tarihini sistemli bir şekilde kavrama gayreti içinde olmanın getirdiği zorunlu bir çalışma alanı yaratmak durumu söz konusu. Burada iyilik ve kötülük olgularının anlaşılması ve bunların insana nasıl bir yansımada bulunduğu ise en önemli konular olarak beliriyor. İyi insan, doğal, dolayısıyla ne yapıyorsa, yaptığını tüm doğallığıyla ele alan kimse iken, kötü insansa tam tersi davranışta bulunandır diyebiliriz; en basit ve yalın biçimde. Bu tespiti yapabilmek içinse, kültür tarihini hangi kaynaklardan okuyup, özümsediğiniz ve bir sonuca götürdüğünüz önem kazanır. Bu yönde değerlendirilen kaynakların tarafsızlığı, dolayısıyla tekçi bir bakışla ele alınmamış olması gerekiyor, diye düşünülebilir. Her insanın kimi zaman tekçi bakışa sürüklenebileceğini, fakat bu bakış açısının kölesi olmadan, bundan en kısa sürede kurtulabilme çabasını da göstermesi gerekiyor. Kültür tarihi ve dolayısıyla insanın tarihi, gene insanın kandırılmasıyla başlıyor. İnsanın kandırılması temeline dayanan ve bu kandırmaların neden olduğu tarihsel gelişmeleri doğru okumak da çok önemli.[2]  

 

2. “İnsanın ürettiklerini anlamak”. Bu başlık, analitik bir sürecin işletildiği, eleştirel bir bağlamı da yanına alarak zanaat, sanat ve yaratıcı sanat için üretilenlenlerin ana hatlarıyla anlaşılmaya başlandığı noktadır. İnsanın ürettiği her şey tümden gözlenir ve ayrıştırılır.

 

3. “Üretilenin ‘zanaat’ ve ‘sanat’ ayrımını yapmak”.

 

4. “Üretilenin ‘sanat’ ve ‘yaratıcı sanat’ ayrımını yapmak”.

 

 

Başlıkların açımlanması

 

Sanatı anlamak isteyen bir sanat entelektüelinin yukarıdaki dört aşamayı sağlıklı bir şekilde zihninde oturtması ve sonra da bunu sürekli yenileyerek, geliştirmesi gerekiyor. Bu zahmetli bir süreç. Bir de insanlar bu zahmetli sürece katlanmaksızın, çok daha kolay olan popülerin üzerinden yürümek istiyor ki, bu tam bir intihar. Sorulabilir; ikisinin ortası var mıdır diye, olmaz mı, işte en tehlikeli duruş da budur. Çünkü biraz ondan, biraz bundan mantığının devrede olması ve bu mantığın yarattığı tipler, toplumlarda asıl karışıklığa sebep olan kesimi meydana getirmektedir.

 

En başında sanat entelektüeli olmayı istemek demek, daha işin en başında “içsel arılık”ı en temele ve dahası merkeze almakla koşuttur. Her şeyi bu içsel arılık meselesi belirler ve bir düzeye gelmesini sağlar, dahası yukarıda vurguladığım dört aşamanın gerçekleşmesini sağlayacak fitili ateşler.

 

“İçsel arılık”ı bozacak, dağıtacak vs. etmenlerden uzaklaşmak konusuna da dikkat çekmem gerekiyor. Bu konuda, en üst noktada “içsel arılık”ı yıkıma uğratacak özellikte tüm bağlayıcı ve maddi faktörlerden zihnin ayrı tutulması gerekiyor. Bu, güçlü bir irade ister. Fakat sanat entelektüelinin olmazsa olmaz yanlarından biridir. Burada “istenç”in sıkı ve yararlı bir bağlayıcılığı vardır. Sonuç olarak kişi, sanat entelektüeli olmayı önce çok yoğun isteyecek ve ona ulaşmak içinse türlü, zahmetli yollardan geçebilmeyi göze alabilecektir.

 

“İçsel arılık” ve “istenç”, derin his, derin hislenme ve buna bağlı derin düşüncenin harekete geçmesini de sağlar. Sanat entelektüelinde ya derin his, derin hislenme[3] ağırlıklı bir bireşimci yapı, ya da derin düşünce ağırlıklı bir bireşimci yapı mutlak kendini belli eder. Meselenin temel özüne derin histen veya derin düşünceden giriş yapsanız da, mesele ruhsallıkta son bulacağı için, içinde hiç bir sorunu barındırmayacak bir pürlüğe mutlaka ulaşacaktır.

 

Temelde “derin olmak”, toplumlardaki genel yapıya uzak olan bir şey. Çünkü derin kimseler, aslında tüm dünyada ve özellikle Türkiye vb. ülkelerde anlaşılamaz, dolayısıyla kolayca red görebilir. Asıl önemli olan, bu kimselere sahip çıkabilmek, onların özgürlük alanlarını daraltmadan, yapmak istediklerini uygulayabilecekleri ortamları onlara hazırlayabilmek ve sunabilmektir. Demem odur ki, sanat entelektüelinin kendini var etmesi kadar, onu anlayan bir toplum yapısının da var olabilmesi özlenen ve beklenendir.

 

 

İnsanı anlamak

 

Sanat entelektüeli kendini var ederken “insanı anlamak”la işe başlamalı şeklinde birinci başlığımızı ileri sürmüş ve o noktada bir kültür tarihinin karşımıza çıktığından söz etmiştim. Burada, kültür tarihinin dinden, din dışılığa uzanan bir “ideolojiler tarihi” olarak görülmeye başlanmasından itibaren, sanat entelektüelinin bu ideolojiler tarihiyle olan bağının da değer kazandığını ve bir önem noktası teşkil ettiğini vurgulayabilirim. Sanat entelektüeli için, “mutlak kendi ideolojisi”ne ulaşma konusu önemli bir detaydır, hatta meselesinin de özüdür. Fakat buna ulaşmada önce “mutlak ideoloji” kavramının kişiyle beraber gelişerek “mutlak kendi ideolojisi”ne dönüştürülmesi gerekmektedir. Bu süreç, basit bir dille söylenecek olursa, kişinin öncelikli olarak “kendi olması” ile sıkı bir bağıntı halindedir. “Kendi olmak” zihne gelen herşeyin doğru katalizörlerle, gene doğru ve doğal bir şekilde özümsenmesine bağlıdır. İşte bu özümsemede yararlanılan kaynakların ve kişinin duyu organlarıyla elde ettiği duyarlılığın da devreye alınarak, meseleye derin etkilerde bulunduğunu söylemek zorundayım. Aslında sanat entelektüeli, kendini var ederken her türlü donanımının yanı sıra, netice itibariyle kendini ve kendinin ne’liğini tam olarak sunduğu takdirde, “bir şey olma”ya adaydır.

 

Entelektüel ideolojisi ortada yoksa, kişinin bir sanat entelektüeli olduğundan söz etmek de boşuna bir çaba olacaktır. Sanat entelektüelinin doğuştan gelen bir durumla tüm sosyal alanlar üzerinden bir gözlem gücünün bulunduğuna ve bu gücün, sağlam yargılarla işi bir sonuca götürmek üzere, meselenin insanı anlamaktan başlayarak, sanat ve yaratıcı sanat ayrımının yapıldığı noktaya dek katedilecek yolda, “göz”e (veya kulağa) ilişkin süreçleri son derece öne çıkardığına da dikkat çekmemiz gerekir. Göz (ya da kulak) işin içindeyse, bu bağlamda ruhsallıkla gene bir yol kesişmesi söz konusudur.

 

Sanat entelektüeli olmayan zihinlerin ürettiği sanat ya da sanat düşüncesinin aldatıcı bir tarafı olduğuna, yazımın başlarında değinmiştim. Bu bağlamda bırakın güncel sanatı bir tarafa, koskoca sanat tarihinin genelini kapsayan üretimlerde bile (kandırılan sanattan ötürü) ciddi bir sıkıntı olabileceğini de yeri geldikçe belirtiyorum. Aslında burada, varolan bir negatif diyalektik uzamdan söz etmeye çalışıyorum. Kanımca, meselelere pozitif diyalektikle bakma pratiği, sadece kandırılan bir birikimin geride oluşmasından ve pozitif diyalektik ile örtüşmesinden ötürü tekçiliği, bütüncüllüğü de körüklediğinden dolayı, karşısına veya yanına negatif diyalektik peyzajın da mutlak surette yerleştirilmesi gereklidir.

 

İnsanı anlamak, aslında hem onun doğasını, hem de onu çevreleyen doğayı algılamayı zorunlu kılıyor. İnsanın hem iç, hem de dış doğası önemli bir durum psikolojisi etmenidir. Zaten insana dair bu özellik, sanat entelektüelinin, sanat-psikolojik dayanaklarla görme yönündeki kazanımlarını elde etmesi açısından da değer taşıyor. İç doğanın işbirlikçisini “aura”, dış doğanınkini ise “kozmos” olarak gösterebilirim. “Aura”yı belirleyen daha soyut özellikli “ruh” iken, “kozmos”u belirleyenin “görüngü” meselesi olduğunun da, tam bu noktada altını çizmeliyim.

 

Bütün bu anlatageldiklerim bağlamında artık “insanı anlamak” biraz da olsa olanaklı hale geliyor. Mesela “görüngü” olgusu, bir kimsenin tüm dışsal imlerle ilişkisi anlamına geliyor ve bu imleri çözüme kavuşturmak da vazgeçilmez bir şey olarak dikkat çekiyor. Aynı zamanda bu “görüngü”ler üzerinden analitik yolla elde edilen detayların deşifre edilmesiyle, “aura”yı teşkil eden “tinsel/ruhsal” değerler de açığa çıkabiliyor. Mesele, o kadar “içindekilerin içindekiler” konusuyla ilgili ki, bu yönde “iç-iç”, “iç-dış”, “dış-iç”, “dış-dış” temel kombinasyonları elde edilebilmektedir. Bir sanat entelektüeli için önemli olan, söz konusu kombinasyonlara hakim olabilecek ve bunları sürekli zenginleştirebilecek düzeyde olabilmektir. Eğer bu düzeyde değilse, konunun en genelinden, yani sanatı anlama meselesinden hemen dışlanıverecektir zaten. Yani bu yönde içeride veya dışarıda olmak var; içeride “yaratıcı sanat” ve “sanat entelektüeli” el eleliği var, dışarıda ise sadece  “ifrazat”.

 

Özellikle yaratıcı sanat, bugün her zamankinden daha çok anlaşılmayı beklemekte. Çünkü her konuda bir kalabalıklığın yaşandığı günümüzde, ayrıştırmada bulunabilmek her zamankinden çok daha önemli. İktidarların kabul ettiği ile etmediği şeklinde basit bir ayrım geçmişte kaldı ve kanımca artık geçerli değil. Geçerli olanla bir iletişime geçerek, bunların ortaya çıkmasını sağlayacak olanlarsa sanat entelektüelleridir ve bu kimseler, izleyen, dinleyen ile yaratıcı sanat üretimleri arasında sadece doğal aracıdırlar. O nedenle gerçek, dolayısıyla yaratıcı sanatın değer göstergelerini ancak söz konusu entelektüeller ortaya koyabilir. Bir toplum, her yönde gelişme kaydetmek istiyorsa, önce de belirttiğim gibi bu kimselere yaşama ve toplumda ileri çıkma olanağı vermek zorundadır. Aksi durumda toplumun kendisi meselenin tamamen dışında kalacak, böylece ortaya kontra bir durum çıkacaktır ki, toplumlar böylece silikleşerek, en sonunda bir tür ifrazata döneceklerdir.

 

 

İnsanın ürettiklerini anlama

 

İnsanı anlama” boyutundan, “insanın ürettiklerini anlama” boyutuna doğru yol almak. İnsan, iç ve dış etmenleriyle beraber şekillendiriyor tüm ürettiklerini. Burada her üretilenin kendine göre onu belirleyen düzey ve dizgeleri söz konusu. Bu düzey ve dizgelerdir ki aslında, kişinin tüm geçmişi, kültürü, aidiyetiyle ilgili ipuçları da veriyor. Bilindiği üzere bir insanı anlamayı iki uzam; “iç (aura)” ve “dış” kozmos?? aracılığıyla gerçekleştirebileceğimize dikkat çekmiştim. Buradan da insanın ürettiklerinin bir uzam sorunu olduğuna da dikkat çekmek gerekiyor. Çünkü neyi, ne zaman, ne şekilde, diğer olanlarla nasıl bir temasa ya da temassızlığa sürüklediği konusu burada iyice öne çıkmaktadır. Teğet olma ya da olmama durumları da var tabi meselenin içinde. Sonuçta üretimin oluşturduğu alanlar bir tür uzamların da oluşması anlamına gelmektedir. Sonra alt üretim alanları kendini belli ederek, yeni uzamlar devreye dahil olmaktadır. İşte bu oluşmadan sonra da, bütün oluşanlar arasındaki ilişkiler ayrı bir değer kazanır. Sonrasında boşluklar, doluluklar… İşte böylesi bir yaratma, ikinci temel başlığımız; insanın ürettikleri konusunun da özünü oluşturmaktadır. Hangi üretimin var ya da  yok olacağına bu aşamada karar verilir düşüncesindeyim. Bu noktada en azından “zanaat” ve “sanat” ayrımına doğru evrilebilmek mümkündür.

 

 

Üretilenin zanaat ve sanat ayrımını yapmak

 

“Zanaat” ürünü çoğunlukla kullanılabilir, “sanat” ise kaygısal ve düşünsel olana eğilimlidir. Kullanılabilir olma, yaşamın içinde daha çok kalma durumunu beraberinde getirirken, meseleyi daha genele mal eder. Kaygısal ve düşünsel olan ise doğal olarak yaşamın içinden çıkar, fakat yaşamda kendini, belki de bilinçli bir tercihle geri çeker. Bu geri çekme, asla kendini beğenmişlik olarak algılanmamalıdır (Böyle bir algılatma içinde olanlar büyük bir hata yaparlar). Böylece iş, sanat olunca, özele takılır ve kalır. İşte zaten bu özel oluşum içinden daha özel bir oluşum olarak doğacak olan da yaratıcı sanat olacaktır. Üçüncü aşama, yani “üretilenin ‘zanaat’ ve ‘sanat’ ayrımını yapmak”, başlamış olan evrimin ayrıştırmacı nitelikteki ilk ciddi noktasıdır. Bu nedenle sanat entelektüeli, söz konusu evrimin baştan sona uzanan halini -hayal etme düzleminden de olsa- bu safhada fark eden, böylelikle bu evrimi bozan ve bozmayanların ayrıdına daha bu noktada varan, dahası bu evrim sürecine bir anlamda hakimlik yapabilme yetisine sahip olduğunu da bu aşamada gösteren kimsedir ki; zaten bu kişi, artık bir sanat eleştirmenine dönüşmeye başlamıştır.

 

 

Üretilenin sanat ve yaratıcı sanat ayrımını yapmak

 

Üretilenin “sanat” ve “yaratıcı sanat” olarak ayrıştırılması demek, sanatın biricikleşmiş, yani yaratıcı sanat haline dönüşmüş hallerine işaret etmek demektir. Söz konusu dört aşamayla dile getirdiğimiz evrime bağlı olarak kendini bir gelişime tabi tutan insan, en sonunda yaratıcı sanat ve eserine ulaştığı noktada gerçek bir sanat entelektüeli de olmuş demektir. Özetle, bir kere daha vurgulanabilir ki sanat entelektüeli dört aşamada evrimleşerek, kendini var etmektedir. Bu var etme sürecinde insandan yaratıcı sanata bağıntılanan bir süreç de söz konusudur. Bu sürece kuvvetle hakim olan bir kimsenin de, bir sanat entelektüeli ilan edilmesi kadar doğal bir şey olamaz.

 

 

Sonuç

 

Yukarıdaki evrim gerçekleşip, sanat entelektüeli, oluşum sürecinde yol kat edip dururken, diğer taraftan bazı noktalar da kendini belli eder: Örneğin, insanı anlamak, hem bilgi donanımı, hem de hislerle ilgilidir, yani maddi ve manevi olanla bağıntılanır.

Sonra insanın ürettiklerini anlamak maddi-manevi bir sentezden hareketle, maddi olana-üretilenler üzerine yönelir.

Daha sonra zanaatten sanata doğru gidişte de bu kez maddi olandan, maddi ve manevi bir senteze-sanata ulaşılır.

En sonunda, yani sanattan yaratıcı sanata doğru gidişte de, bu kez maddi ve manevi sentezden direkt manevi bir boyuta varılır.

Nihayet böylece yaratıcı sanatın, tamamen manevi olanla ilişkilendiğini ve bu ilişkilenmenin karşısına insanüstü bir ruha ve ruhsallığa sahip bir başka algının ürettiklerini; “yaratıcı sanat”ı konumladığını anlarız.

Sanat entelektüeli, tüm bu ilişkilerin farkında olandır. Bu farkındalıkla birlikte, tüm bu ilişkilerin arasındaki bağıntılar üzerinden filozofi yapabilen, yanı sıra filozofiden hareketle yeri geldikçe eleştirel yargılarda da bulunabilen kimse noktasına ulaşır.

 

Sanatın entelektüel evrimi”nin direkt temsilcisi sanat entelektüeli, “sanatı anlama” boyutunu tam olarak gerçekleştiren, algılayan biricik kişidir. Bu, şu demektir: Sanat entelektüeli, dört aşamada gerçekleşen “sanatın entelektüel evrimi” konusunun, tam olarak evrim olabilme boyutlarının, dahası evrimin kendini tamamlaması durumunun, ancak söz konusu aşamalar arasında başka yatay ve dikey bağıntıların da sağlam bir şekilde gerçekleşerek, istenen yapıyı örmesinden sonra arzu edilen bir hale ulaşabileceğini de bilir.

 

Bu noktada, söz konusu yatay ve dikey bağıntılarla yapılacak tüm örgülerin de gene sanat entelektüelinin derin düşünce ve hislerinin sentezi sonucunda oluşması olanaklıdır. Böylece entelektüelin bir tür kendisiyle olan yarışı başlar. Bir çeşit monolog (yalancı diyalog) yöntemini kullanarak, tüm sanat tarihini süzgeçten geçirecek olan sanat entelektüeli, kuracağı analojik düzenekelerin de yardımıyla bundan böyle sadece aydınlatmayı düşleyip, düşünerek sanatın anlaşılabilmesini amaçlar. Sanat entelektüelinin kendiyle sıkça girdiği diyaloglar, gene filozof yönüne ışık tutarken, bu yönde kuracağı analojiler de eleştirmen boyutunun niteliğini tam anlamıyla gündeme sunar.

 

Bundan böyle sanat entelektüeli kendiyle başbaşadır ve bir ermiş gibi yaşam sürecektir. Kendinle olan bu başbaşalık, söz konusu “sanatın entelektüel evrimi”nin en olgun basamaklarına denk gelir. Kendinseline ait olanla ve dışarıda olan -bir başkasına ait olan- ile temas, bu noktada daha da güçlenerek, evrime destek verir. Her analoji bir evrim basamağı olmak üzere, biri diğerinin üzerine katlanarak, gelişimin hiç sona ermeksizin devam etmesini sağlar. Bu devamlılık, tıpkı güncel sanat ve sanatçının geçmişle kurduğu ilişkiye ve dolayısıyla bu yolla ürettiği sanata çok benzer. Bugün geçmişle yenilenen sanat ve sanatçı modeline koşut, kendini ileri süren sanat entelektüeli modeli vardır.

 

Her analoji, yeni değerler silsilesinin ve dolayısıyla yaratıcı sanatın yaratıcı başyapıtlarını belirleyerek yoluna devam eder. Aslında sanat entelektüelinin yaptığı tespit, artık iyice yaratıcı başyapıt tespitleri noktasına gelip dayanmıştır. Bu durum, meselenin tamamen özel olana çekildiğinin de bir göstergesidir. Bu gösterge, sanatı anlama yönünde bir gerçeğin altını çizer: O da söz konusu bağlamda genelden özele, maksimalden, minimale işleyen bir sanat algısının söz konusu edilmesidir. Evet, günümüzde herşey niceliksel olarak artmaktadır ve çoğalma güdüsü had safhadadır, fakat sanatı anlama noktasında iş tam tersine varmıştır; anlaşılmayı bekleyen sanat, mutlak kalabalığın dışında ve mutlak özel olan bir konumda anlaşılmayı beklemektedir.

 

Buraya kadar yazdıklarım bir gerçeğin altını, hem de çok kuvvetli bir şekilde çizmektedir: Sanat üzerine kendini gerçek bir entelektüel noktaya ulaştıramayan bireyin, adeta bugün bir çöplüğe benzeyen sanat ortamları gibi, bu çöplükteki bir atık olmaktan başka çaresi yoktur ve bu durumdan da asla kaçamaz. Evet, söz konusu çöplükte birçok kimseyi, hatta insanı ilk anda şaşkına uğratacak, bugün toplumlarda saygın yerleri işgâl eden kimseleri de görmek olasıdır. Ne yapalım ki hak eden, hak ettiği yerde olacaktır sadece. Tekrar eder gibi oluyorsam da, sanat ağır bir konu, fakat bu ağırlıkların altına giremeyenlerin de müsabakada hiç bir şansı yok. “Gelecek on yılları sanat entelektüeli olanlarla yaratıcı sanatçılar belirleyecektir.” Bu gerçekten kimse kaçamaz, kaçıp da görmezden gelenlerin de ödeyeceği bedel, gelecek kuşaklar tarafından hem yargılanacak, hem de çok fazla hatırlanmayacak olmalarıdır.

 

Son olarak bir şeye kuvvetle dikkat çekerek, düşüncelerimi sonlandırmak isterim: Dile getirdiklerim tüm ulus ve toplumları bağlamaktadır. Zaten ele aldığım konunun hassas tarafı da budur. Bunu görmek için bile, belli bir ruhsallığa ihtiyaç olduğu gerçeğidir. Bu gerçek, bugün dünyanın ulaştığı kördöğüş içinde aranılan, fakat bulunması zor bir durum psiklojisiyle de örtüşmektedir.

 

 

 

Priv.-Doz. Dr. Özkan Eroğlu

Habilitation in Philosophie der Kunst

 

 

 

 



[1] Bu konuda bilgi ve temel bazı kaynakça önerisi için bakınız: Zeynep Sayın, Kötülük Tekilcilik, Postmodernizm, İstanbul, Mitos Yayınları, 1994.

[2] Bu konuda bir öngörü için bakınız: Özkan Eroğlu, Kandırılan Sanat, İstanbul, Öke Yayınevi, 2013.

[3] Bu konuda geniş bilgi için bakınız: Özkan Eroğlu, Derin Hislenme Kavramına Giriş, İstanbul, Öke Yayınevi, 2013.



        


 
 
Copyright © 2005-2013 ozkaneroglu.com - Sitenin yayın hakları Özkan Eroğlu’na aittir. Kaynak göstermek şartı ile alıntı yapılabilir.